Milli Heredot’umuzu kaybettik – ERHAN AFYONCU

spot_img


İlber Ortaylı Hocamız, ülkemizin son 30 yılına damgasını vurmuş, Türkiye’de çok örneği olmayan bir toplumsal aydın idi. Kendi geçmişi olmasına rağmen Osmanlı’ya hâlâ olumsuz bakanların olduğu bir dönemde Osmanlı ile devletin, aydınların ve toplumun bu kesimini barıştırdı, her kesimde tarihe olan ilgiyi artırdı

Türkiye‘nin en önemli tarihçilerinden Prof. Dr. İlber Ortaylı Hocamız vefat etti. Toplumun hemen her kesimi tarafından sevilen bir sima idi. İlber Ortaylı, tarihi sevdiren hocalardandı, Allah’ın lütfu olan bir zekâ ve üsluba sahipti. Tarihe geniş bir perspektiften bakabilen ve adeta tarih yazımının kanunlarını koyan bir üstadımızdı. Tarihin bir dönemine hapsolmadan insanlığın ortak birikiminden istifade edebilen bir araştırmacıydı.

Tarihle ilgili herhangi bir konuya dair konuşurken onun çağdaşlarını ve tarihteki benzerlerini de mukayeseli olarak rahatça anlatır, böylece meselenin daha derinlikli olarak anlaşılmasını sağlardı. Sizi bir taraftan Osmanlı sarayının koridorlarında gezdirirken diğer taraftan da Roma İmparatorluğu veya Petro döneminin bilgileriyle kuşatır, Viyana, St. Petersburg saraylarında da zevkli bir seyahate çıkarırdı. Konuşmaları ve eserleri akademik ayrıntılara boğulmadan geniş ufuklar kazandırmak üzere inşa edilmişti.



İlber Ortaylı

DEVENİN TAŞIMA MALİYETİ EĞRİSİ

İlber Ortaylı, 1970’lerin başında akademik hayata girdi. O yıllarda üzerinde fazla durulmayan konulara ilgi duydu. Doktora tezi “Tanzimat Devrinde Osmanlı Mahalli İdareleri (1840-1880)” idi. Doçentlikte ise “Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu”nu çalıştı.

Araştırmalarında hem farklı dillerden kaynakları hem de Osmanlı arşiv belgelerini kullanıyordu. Teori ve belge dengesini kurabilen nadir bilim adamlarındandı. Akademik hayata atıldığım zaman akademisyenlerin dışında pek kimsenin bilmediği 1973’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi’nde yayınlanmış bir makalesi dikkatimi çekmişti. Hocamızın en dikkat çekici ve önemli çalışmalarından biri olan bu makale onun tarih anlayışını yansıtır: “Devenin Taşıma Maliyeti Eğrisi Üzerine Bir Deneme.”

Hocamız, bu makalede endüstri çağı öncesinde ekonominin temelini tarımsal üretimin teşkil ettiğini, üretim ve tüketim merkezleri arasındaki bağlantıyı sağlayan en önemli araçlardan birinin deve olduğunu ileri sürer. Çalışmada önce Osmanlı’da endüstri öncesi ulaşımın nasıl olduğunu ele alır. Tüccarın Osmanlı’daki iktisadi konumu üzerinde durulur ve “toplumun en zengin tabakasının tüccarlar olmadığını” savunur, bunun sebeplerini tetkik eder.

Osmanlı kervan organizasyonunun nasıl olduğu anlatır. Kervan ticaretinden sonra taşınan malın niteliği, yükleme, boşaltma masrafları yani taşıma maliyetini değerlendirir. Taşıma maliyeti için de uzun mesafe ve uzun zaman alan ticareti ele alır. Çünkü deve, uzun mesafe ticaretinin en önemli taşıma vasıtasıdır. Uzun mesafe ve daha çok develerle yapılan ticarette muayyen bir noktadan hareket eden bir kervanın, malı uğradığı yollarda sattığını ve buralarda yeni mallar aldığını tespit eder. Böyle bir ticaretin devamlı artan ve azalan bir maliyet demek olduğunu, ancak taşıma masraflarının hızla artmasının önüne geçildiğini kaydeder.

Avrupa’da zirai teknolojinin geçirdiği değişiklikle daha fazla ürün elde edilmeye başlandığını ve bu ürünlerin de atlı arabayla taşındığını, böylece taşıma maliyetinin daha düşük hâle geldiğini yazar. Bir deve 3-5 kantar (70-130 kg.) yük taşırken at ve arabanın daha fazla ürün taşıma kapasitesine ulaştığını, bu yüzden Osmanlı’daki taşıma maliyetlerinin daha yüksek kaldığını anlatır. Osmanlı’nın taşımada atlı araba sistemine geçememesinin en önemli sebebinin ise ulaşım ağının uzun mesafeli ve deve taşımacılığına göre teşkilatlanması olduğunu izah eder. İlber Hoca maliyet hesaplamasını yaparken, işletme ekonometri usullerini kullanmıştı.



Yaşar Kabataş, İlber Ortaylı ve Erhan Afyoncu, Sultanahmet’te.

ORTAMA RENK KATARDI

Genç bir akademisyenken İlber Ortaylı Hocamızı birçok sempozyumda ilgiyle takip ettim. Sempozyumlarda sunduğu tebliğlerle veya tebliğ sunanlara yönelttiği eleştirilerle ortama renk katardı. Annales ekolünün Türkiye’de moda olduğu yıllarda bir sempozyumda “Braudel Braudel diyorsunuz. Sanki Avrupa’da başka tarihçi yok” demişti. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra düzenlenen bir sempozyumda Rus arşivlerinin Türk tarihi için önemini anlatmıştı.

Arşivde bir sohbetimizde “Hammer derler, ama asıl önemli Almanca tarihini Zinkeisen yazmıştır” demesi üzerine adını ilk defa duyduğum ve Türkiye’de pek bilinmeyen bu tarihi tercüme ettirmek için daha sonra yıllarca uğraştım. Yeditepe Yayınevi tarafından neşredilen Jorga ve Zinkeisen’in Osmanlı tarihlerine Halil İnalcık ve İlber Ortaylı Hocalarımız birer takdim yazmışlardı.

TARİHİ SEVDİREN HOCA

İlber Hocamız tarihi sevdirenlerin en başında gelen isimlerden biriydi. Kendisi de her defasında Reşad Ekrem Koçu’nun sıkı bir okuyucusu olduğunu ifade ederdi. Hocamız Ahmed Refik Altınay, Reşad Ekrem Koçu, Nihal Atsız, Halil İnalcık, Yılmaz Öztuna, Mustafa Necati Sepetçioğlu gibi tarihi sevdiren üstatlarımızın son halkasını teşkil ediyordu.

İlber Hocamızın ülkemizde geniş kesimler tarafından tanınması 1999’da oldu. Osmanlı’nın kuruluşunun 700. yılı münasebetiyle birçok televizyona çıktı. Kendine mahsus üslubuyla Osmanlı’yı anlattı. “Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın devamı mıdır?” diyene “Bunu diyen aptaldır, cahildir” demesi hâlâ akıllarımızdadır.

1999’dan itibaren Osmanlı ile Türk toplumunun önemli bir kısmını tanıştırdı. Kendi geçmişi olmasına rağmen Osmanlı’ya olumsuz bakan kesimlerde bu negatif duyguyu kırdı. Osmanlı’ya olumlu bakan, ancak yeterince bilgi sahibi olmayan kesimlerin ise kendi geçmişi hakkında bilgilenmesini sağladı. Tarihe olan ilgi ve alakayı artırdı.

Türkiye’de çok örneği olmayan, Amerikalılar’ın “public intellectual” dediği aydın tipiydi. Bu terim uzmanlık alanındaki bilgisiyle toplumsal, siyasi ve kültürel meselelerde halkı bilgilendiren, görüş bildiren ve kamuoyu oluşturan akademik veya entelektüel kişileri ifade eder. Yani toplumsal bir aydındı. Gerçek bir entelektüel olan İlber Hoca’nın söylemleri ve fikirleri tartışıldı, ancak toplumun büyük bir kesimine kendine güven ve tarihiyle barışık olma fırsatı verdi.

İlber Ortaylı, önce akademik çalışmalarıyla temayüz etti, fakat tarihçiliği yalnızca satırlardan ibaret görmedi. Tarihçiliğimizin farklı ufuklar kazanmasını ve zenginleşmesini de sağladı. Televizyon programları yaptı, geziler düzenledi, belgeseller çektirdi, gazetelerde tarihe dair yazılar kaleme aldı. Mütemadiyen gezdi, mütemadiyen konuştu, mütemadiyen yazdı. Tarihi, hayatın her alanına taşıyabildi. Bunu da eskilerin tabiriyle “yed-i tûlâ” olması sayesinde başarabildi.

TÜRK MİLLETİNİN EMRİNDE

78 yıllık dinamik bir hayatta elbette her insan gibi İlber Hocamız da zaman zaman yanıldı, bazen savruldu ve de yanlışlar yaptı. Fakat hayatının tamamı dikkate alındığında ana meselelerde istikametini bozmadı. Bana göre en büyük eksiği, akademik araştırmalarını son 30 yılda ihmal etmesidir.

“Bu toplumda yaşayan bu toplumu sevmelidir” derdi. Türk milletini ve Türk tarihini hep sevdi. Türk tarihine bir bütün olarak bakabildi ve bir dönemini yüceltirken diğer dönemleri mahkûm etmedi. Önce ilmi çevrelerde dikkat çekti, 1990’lı yılların sonlarından itibaren ise toplumun geniş kesimine mâl olmaya başladı ve vefat edene kadar da toplumdaki karşılığı arttı. Toplumun teveccühüne mazhar olabilmek, öncelikle onu ve tarihini sevmekten geçer.

Kendisiyle özdeşleşen tavırlar geliştirmek herkesin harcı değildir. Merhum hocamız kendine mahsus konuşma üslubuyla hemen dikkat çekmeye başladı. Artık hocamıza mâl edilen deyimler bile var.

“Türkiyelilik” tartışmalarına en net ve en tesirli cevapları verdi. Bu husustaki tavrını hiç değiştirmedi. Ermeni meselesine dair Türkiye’nin haklılığını her fırsatta dile getirdi. Hiç unutmuyorum, 2005 yılında İsviçre’de devrin Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu aleyhine başlatılan faaliyetlere karşı tarihçiler olarak cevap vermek için bir bildiri yayınlamak istemiştik. Çok ilginç bir şey olmuştu. Milliyetçi geçinen bazı tarihçiler imza koymaktan kaçınırken, telefon ettiğim Halil İnalcık ve İlber Ortaylı hocalarımız ilk imzayı atmışlardı.

29 üniversiteden 353 tarihçinin yayınladığı bildiriye ilk imzayı atanlardan ve sonuna kadar da destekleyenlerden biri İlber Hoca olmuştu. Halil İnalcık ve İlber Ortaylı hocalarımızın isimlerinin yer alması bildirinin etkisini artırmış ve kamuoyuna bu iddiaların boş olduğunu göstermişti.

İLBER ORTAYLI’DAN TARİH NOTLARI

Osmanlı tarihi, Türkiye’nin ve Türklerin tarihinin ötesinde bir anlama sahiptir. Bugün Balkanlar, Tuna boyu, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki sayıları yirmiyi aşan çeşitli dil, din, ırk ve siyasal rejime sahip ülkenin ortak bir mirasın sahipleri olarak birtakım ortak sorunlarla karşı karşıya olduğunu biliyoruz. Bu sorunlar bir ölçüde Osmanlı’nın yaşayan tarihidir.

Akdeniz dünyasında üç tane “Roma İmparatorluğu” vardı. Bu üç Roma, yeniçağların ulusçu imparatorluklarından farklı, kendilerine özgü geleneksel yapıları ve ideolojileri olan siyasal toplumsal sistemlerdi. Bu geleneksel Roma imparatorluklarının üçüncüsü ve sonuncusu Osmanlı İmparatorluğu’dur.

Osmanlı, son Roma İmparatorluğu’dur.

Osmanlı İmparatorluğu fiilen 1912’de sona erdi.

Osmanlı hanedanı kadar mareşal çıkaran başka bir hanedan yoktur.

Son üç asırda Batılılaşma Türklere has bir olay değil; üniversal bir olay ve bu yüzden mukayeseli bir tarih yapmak zorundayız. Büyük Petro’nun Rusya’sında görülen Batılılaşma, Türkiye’de ve İran’da bazen kendine özgü benzer olaylarla gelişiyor. Japonya ve Çin’de Batılılaşma sürüyor. Çin, çok vaktinde ve başarılı bir modernleşme geçiremiyor. 20. yüzyıla kalıyor. Japonya beceriyor. Çünkü temelleri daha eski. Batı’nın tahakkümüne bazı reformlar yapılabildiği ölçüde direniliyor. Batı’nın tekniği alınmakla kalmıyor; “tarz-ı hayat”ı da giriyor; çünkü hayatın akışına gümrük konamaz, ayrım yapılamaz. Rusya değişiyor ve bizim 19. yüzyılımızı bir bakıma 18. yüzyılda yaşıyor; aynen bizdeki Batıcı veya karşı-Batıcı arazların hepsi var.

Türklük, imparatorluk var oldukça doğumu zaruret nedeniyle ve ihtiyatla geciktirilmiş bir kimlikti. Yıkım anında ise derhal patladı. Kozmopolit bir “Osmanlı” eliti vardı; yeni dünya düzeninin şartlarında derhal Türk oldular. Osmanlı kimliği salt bir Müslüman kimliği olarak kalmamıştır. Sadrazam Said Paşa’nın ve benzerlerinin girişimlerinde olduğu gibi Türklüğün ağır bastığı bir Müslümanlıktır.

Hiç kuşkusuz, Türk ulusçuluğu en geç safhada ortaya çıkmıştır. Bunun siyasi doğuşu imparatorluğun ana unsurunun siyasi sorumluluğu dolayısıyla gecikmiştir. Namık Kemal’in “vatan”ı, bugünkü vatan olmaktan çok, bir Osmanlı-İslam vatanıdır. Millet de öyledir. Siyasi Türkçülüğün ve ulusçuluğun yıkımla birlikte ortaya çıkması kadar doğal bir olay olamaz.

Osmanlı ordusu etnik Türk kültürüne ve diline her zaman dikkat etmiştir. Mesela Arabistan ordusunun askerleri arasında Arap sayısının artması üzerine derhal Anadolu’dan gençler buraya gönderiliyordu.

İmparatorluğun bu parçalarının erimesi ile Hellenism, Slav milliyetçilikleri, ardından Türkçülük çıktı; öyle ki 19. asırda Şemseddin Sami Fraşeri hem Arnavut hem Türk milliyetçiliğini birlikte götürüyordu ve Sadrazam Said Paşa’nın Panislamizm’i ise temel unsuru Türk olan bir Panislamizm idi.

Almanya müttefikten çok müdahaleci bir güçtü. Bir Avusturya askeri atasözü, “Almanya işgalci olarak kötüdür, ama müttefik olarak daha kötüdür” der.

1915 Ermeni Tehciri, ihtimal dahilindeki bir isyana karşı düşünülmüş bir tedbir değildir. 1915’teki zorunlu göç kararı, fiilen ortaya çıkan isyana ve düşman ordusuyla işbirliğine karşı alınan ve günün şartları içinde kaçınılmaz olan bir karardır.



Source link

spot_img

benzer haberler

spot_img