Mutluluğun en sessiz düşmanı kıyaslamak

spot_img


Bugün insanlara mutsuzluğun en büyük nedeninin ne olduğunu sorsak, muhtemelen çok farklı cevaplar alırız: Ekonomik zorluklar, ilişkiler, stres, gelecek kaygısı… Ama ya mutsuzluğun en büyük nedenlerinden birinin, farkında olmadan kendimizi sürekli başkalarıyla kıyaslamak olduğunu söylesem? Harvard Üniversitesi‘nden Ellen J. Langer ve Princeton Üniversitesi’nden Leeat Yariv tarafından yürütülen araştırmada, kendisini başkalarıyla kıyaslayan insanlarda mutsuzluk, kıskançlık, suçluluk, tatminsizlik ve pişmanlık duygularının en yüksek olduğu görüldü. Üstelik bu durum sadece düşük özsaygıyla açıklanamadı. Yani mesele yalnızca kişinin kendini değersiz hissetmesi değildi; mesele, kişinin kendi değerini belirlerken gözünü sürekli dışarıya çevirmesiydi. Belki de mutsuzluğun görünmeyen nedenlerinden biri tam burada başlıyor. Çünkü bugün kıyaslama hiç olmadığı kadar kolay. Eskiden insan en fazla komşusuyla, akrabasıyla, iş arkadaşıyla kendini karşılaştırıyordu. Şimdi ise cebimizde taşıdığımız telefon sayesinde aynı gün içinde yüzlerce insanın hayatına tanık oluyoruz. Sabah gözümüzü açıyoruz; biri Maldivler’de tatilde, biri evlenmiş, biri terfi almış, biri spor yapıyor, biri arkadaşlarıyla kahkahalar içinde, biri kusursuz görünen bir hayat yaşıyor gibi görünüyor. Bir süre sonra beynimiz sessizce bir hesap yapmaya başlıyor. “Ben neden burada değilim, benim hayatım neden böyle değil, Herkes mutlu da bir ben mi zorlanıyorum?” Ve mutsuzluk çoğu zaman burada başlıyor.

BEN GERİDE Mİ KALDIM?

Sosyal medya farkında olmadan kendimizi başkalarıyla kıyaslama sıklığımızı artırıyor. Çünkü insan zihni gördüğü şeyleri normal kabul etmeye eğilimlidir. Eğer gün boyunca mutlu yüzler, başarı hikâyeleri, tatiller, kutlamalar ve kusursuz görünen hayatlar görüyorsak; beynimiz bir süre sonra bunların standart olduğunu düşünmeye başlıyor. Ama burada büyük bir yanılsama var. Sosyal medyada gördüğümüz şey insanların hayatı değil; hayatlarının seçilmiş anları. Kimse kavga ettiği günü paylaşmıyor. Kimse yalnız kaldığı akşamı paylaşmıyor. Kimse ağladığı anı, korkularını, ekonomik kaygılarını, özgüvensizliklerini göstermiyor. İnsanlar genellikle hayatlarının özenle seçilmiş birkaç dakikasını gösteriyor. Biz ise kendi hayatımızın tamamını o birkaç dakika ile kıyaslıyoruz. Bu yüzden sosyal medyaya baktığımızda şöyle bir dünya oluşuyor:

Herkes tatilde. Herkes mutlu. Herkesin çevresi arkadaşlarla dolu. Herkes çok güzel. Herkes başarılı. Herkes ne yapmak istediğini biliyor. Ama gerçekte bunun böyle olmadığını biliyoruz. Mutlu görünen insanların da zorlandığı günler var. Kalabalık görünen insanların da yalnız geceleri var. Başarılı görünen insanların da korkuları var. Güzel görünen insanların da kendileriyle ilgili güvensizlikleri var. Her insan görünmeyen bir yük taşıyor. Fakat beynimiz bunu unutuyor. Çünkü insan beyni objektif değil, karşılaştırmalı çalışıyor. Ve kıyaslamanın doğasında şu var: Kendi normal günümüzü, başkasının en parlak anıyla karşılaştırıyoruz. Sonra şu duygu geliyor: “Demek ki ben geride kaldım.” Oysa kendimizi başkalarıyla kıyaslamak doğru bir ölçüm değil.

HER İNSANIN YOLCULUĞU FARKLI

Çünkü her insanın yolculuğu farklı. Bir insanın başlangıcını, başka bir insanın sonucuyla kıyaslayamayız. Birinin başarısının arkasında kaç yıl emek olduğunu bilmiyoruz. Birinin huzurunun altında kaç gece gözyaşı olduğunu bilmiyoruz. Birinin gülümsemesinin arkasında hangi mücadelelerin olduğunu bilmiyoruz. Kendimizi sürekli başkalarıyla kıyaslamak, yavaş yavaş kendi elimizle kendimizi bir bataklığa çekmek gibidir. Çünkü bataklık şöyle çalışır: Kıyas, eksiklik hissi, daha fazla kıyas, daha fazla mutsuzluk.

BATAKLIKTAN NASIL KURTULACAĞIZ?

İlk yol, kendini başkalarıyla değil dünkü hâlinle kıyaslamaktır. Hayatta en sağlıklı rekabet, insanın kendi geçmişiyle yaptığı rekabettir. Kendine şunu sor: Bir ay önceye göre ne öğrendim? Hangi konularda geliştim, olgunlaştım? Belki hâlâ gitmek istediğin yerde değilsin ama bir yıl önceki hâlinin hayal bile edemeyeceği bir noktada olabilirsin. İlerleme çoğunlukla büyük sıçramalarla değil, küçük ama istikrarlı adımlarla gelir. İkinci yol, tüketmeyi azaltıp üretmeyi artırmaktır. Sürekli başkalarının hayatını izleyen kişi zamanla kendi hayatından uzaklaşır. Çünkü insan sadece izlediğinde değil, bir şeyin parçası olduğunda canlı hisseder. Oysa yazmak, yürümek, üretmek, müzik yapmak, öğrenmek ve deneyimlemek insanı yeniden kendi yoluna getirir. Hayatı seyreden değil, yaşayan tarafına geçmek; zihni kıyaslamadan uzaklaştırmanın en güçlü yollarından biridir. Üçüncü yol ise dikkatini eksik olana değil, sahip olduklarına çevirmektir. Her gün birkaç dakika ayırıp hayatında iyi giden şeyleri fark etmek, zihnin referans sistemini değiştirir. Çünkü dikkat nereye giderse duygu da oraya gider. Sürekli eksik olana odaklanan bir zihin bolluğun içinde bile yoksulluk hisseder; ama sahip olduklarını fark eden bir zihin, sıradan görünen şeylerde bile huzur bulmaya başlar.

UNUTMA

Belki mutluluk hayatımızı tamamen değiştirmekle başlamıyordur. Belki mutluluk, başkasının penceresinden çıkıp yeniden kendi penceremizden bakmayı öğrenmekle başlıyordur. Belki de gerçek huzur; daha fazlası olmakta değil, olduğumuz yere biraz daha şefkatle bakabilmektedir.


Google Haberler'de tüm gelişmeleri tek kaynakta görmek için Sabah'ı takip edin.



Source link

spot_img

benzer haberler

spot_img