İran’ın önceki dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, 13 Ağustos 2018’de gerçekleştirdiği bir konuşmasında şu ifadeleri kullanmıştır: “ABD, yaptırımların dışında iki konuyu daha gündeme getirmektedir: Biri müzakere, diğeri ise savaş. Özet olarak İran halkına iki kelimeyle söyleyeyim: Savaş olmayacak, müzakere de etmeyeceğiz.” Hamaney’in bu sözleri, o dönemde resmî mecralarda sıklıkla kullanılan bir söylem hâline gelmiştir. Bu söylem her ne kadar günümüz gerçekleriyle uyuşmasa da dönemin konjonktürü açısından bir geçerliliği olduğu anlaşılmaktadır. ABD, 8 Mayıs 2018’de tek taraflı olarak Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan (KOEP) çekilmiş, aynı yılın kasım ayında da “maksimum baskı” politikasını devreye sokmuştur. Ancak bu yoğun baskılara rağmen taraflar arasında doğrudan bir çatışma yaşanmamıştır. Trump’ın ilk başkanlık dönemine denk gelen bu süreçte, iki ülke arasında somut bir savaş meydana gelmediği gibi taraflar arasında doğrudan bir müzakere de yürütülmemiştir.
Ancak Trump’ın ikinci dönemi, İran açısından adeta söylemlerin tam tersine döndüğü bir süreçle başlamıştır. Öyle ki, Trump’ın iktidara gelişinden kısa bir süre sonra iki ülke arasında Umman aracılığıyla doğrudan görüşmeler başlamış ancak bu müzakereler devam ederken 13 Haziran 2025’te İran, İsrail’in saldırısına uğramıştır. Savaşı İsrail çıkarmış olsa da İran’ın en önemli nükleer tesisleri olan Fordo, Natanz ve İsfahan tesisleri doğrudan ABD tarafından bombalanmıştır. 12 gün süren bu savaşın ardından müzakerelere dönülmüş, fakat yine bir sonuca varılamamıştır. Hatta müzakere süreci devam ederken İran bir kez daha saldırıya uğramıştır. 28 Şubat 2026’da başlatılan savaş aktif olarak 40 gün sürmüş, bu 40 günlük savaşın ardından 11 Nisan’da iki taraf Pakistan’ın arabuluculuğuyla İslamabad’da bir araya gelmiştir. Böylece ilk Trump döneminde “ne savaş ne müzakere” şeklinde seyreden ABD-İran gerilimi, ikinci Trump döneminde “hem savaş hem müzakere” niteliği kazanmıştır.
Kâh müzakere kâh savaş şeklinde devam eden yaklaşık dört aylık yoğun bir gerilimin ardından iki ülke, 14 maddeden oluşan bir mutabakat zaptı imzalamıştır. Mutabakat zaptının imzalanmasının ardından İsviçre’de, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf ve ABD Başkan Yardımcısı JD Vance başkanlığındaki heyetler nihai barış için bir araya gelmiştir. Ancak müzakereler başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Nitekim ABD, İran’ın güney sahil bölgelerindeki köprü ve enerji tesislerini bombalarken İran da bölgedeki ABD üslerini ve Körfez ülkelerinin su arıtma/tedarik tesislerini füzelerle hedef almıştır.
Müzakerelerin Savaşa Dönüşmesinin Temel Sebepleri
ABD ve İran arasında 17 Haziran 2026’da imzalanan ilk mutabakat zaptı, temel olarak iki konu üzerinde durmuştur: Birincisi savaşın derhal durdurulması, ikincisi ise nihai bir anlaşmaya varabilmek adına 60 günlük müzakere sürecinin başlatılması. Mutabakat zaptının imzalanması, özü itibarıyla iki ülkenin savaşın devam etmesini istemediğine ve müzakere yoluyla bir sonuca varmak istediklerine delalet etmektedir. Ancak hedeflenen sonuç ve izlenecek yöntem net olarak belirlenmediği için her iki taraf kendi yorumunu uygulamakta, dolayısıyla da yeni çatışmalar meydana gelmektedir. Örneğin mutabakat zaptında, nihai bir anlaşmanın sağlanacağı öngörülen 60 günlük müzakerenin sonuna kadar Hürmüz Boğazı’nın açılacağı ifade edilmiştir. Fakat geçişlerin hangi şartlarda ve kimin denetiminde olacağı net olarak belirtilmemiştir.
Belirtilen maddenin bu şekilde muğlak kalması, iki tarafın kendi yöntemini uygulamasını da beraberinde getirmiştir. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Körfez’de bulunduğu sırada Umman; ABD ve diğer Arap Körfez ülkelerinin desteğini alarak Umman kıyılarına yakın bir rotadan geçişlerin sağlanacağını duyurmuştur. İran ise buna karşı çıkarak geçişlerin kendi denetiminde olması gerektiğini, aksi takdirde geçişlere izin vermeyeceğini belirtmiştir. Durum böyle olunca her iki taraf da birbirini mutabakat zaptını ihlal etmekle suçlamış ve karşılıklı saldırılarda bulunmuştur. Nitekim 7 Temmuz 2026’da İran, Umman’ın belirlediği rotadan geçmekte olan üç gemiye saldırmıştır. Bunun üzerine ABD, İran’ın güney kıyı bölgelerini hedef almaya ve askıya aldığı deniz ablukasını yeniden uygulamaya başlamıştır.
İki tarafın maksimalist taleplerde bulunması, kendi isteklerinde ısrarcı olup karşı tarafı caydırmaya çalışması da müzakerelerin sonuçsuz kalmasına yol açan diğer faktörlerdendir. Bir taraftan İran, oluşan yeni konjonktürden yararlanarak Hürmüz Boğazı’nın kıyıdaş ülkelerin denetiminde olmasını istemektedir. Diğer yandan ABD, geçişlerin tamamen savaş öncesi duruma dönmesini talep etmektedir. İran’ın karşı çıkması üzerine ABD, bunun da ötesine geçip İran’ı devre dışı bırakarak diğer Körfez ülkeleriyle yeni rotalar belirlemeye başlamıştır. Hal böyle olunca Hürmüz meselesi bir koz olmaktan çıkıp temel bir soruna dönüşmüştür.
Öte yandan ABD ve İran arasında mutabakat zaptı imzalandığında İsrail buna açıkça karşı çıkmıştır. İsrail lobisinin ABD’de güçlü olduğu da bilinen bir gerçektir. Nitekim başta Başbakan Netanyahu ve Savunma Bakanı Israel Katz, işgal altında bulunan Güney Lübnan topraklarından çekilmeyeceklerini belirtmişlerdir. İsrail’in bu tutumu, Lübnan’ın bütünlüğünün ve egemenliğinin temin edilmesini öngören mutabakat metniyle uyuşmamaktadır. Ayrıca ABD ve İran arasında imzalanan mutabakat zaptından kısa bir süre önce İsrail Başbakanı Netanyahu, gerektiğinde İsrail’in, ABD’nin desteği olmadan da İran’a yönelik saldırılarına devam edeceğini ifade etmiştir. Bu açıdan bakıldığında İsrail’in, İran’a yönelik çatışmacı tutumunu sürdürmekte kararlı olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla İsrail, ABD’nin İran’la bir anlaşma imzalamasını istememektedir. Bu doğrultuda müzakerelerin bir sonuca varamamasında ve savaşın yeniden başlamasında İsrail’in benimsediği tutumun da etkili olduğunu söylemek mümkündür. Böyle bir tabloda İsrail’in, gelecekte olası bir anlaşmaya da karşı çıkması kuvvetle muhtemeldir.
Olası Gelecek Senaryoları
Gelinen noktada İran ve ABD karşılıklı saldırıları yeniden başlatmış durumdadır. Bu doğrultuda; biri Hürmüz meselesi, diğeri ise Lübnan konusu olmak üzere iki temel anlaşmazlık alanı ortaya çıkmaktadır. Hürmüz meselesinde ABD, geçişlerin tıpkı savaş öncesinde olduğu gibi herhangi bir ülkenin denetimi olmaksızın serbest bir şekilde sağlanmasını istemektedir. Diğer taraftan İran tarafında Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), İran’ı bypass eden hiçbir geçişe izin vermeyeceğini, bu doğrultuda ABD’ye yardım eden ülkelerin de hedef alınacağını duyurmuştur. Meydana gelen son çatışmalarda, önceki savaşlardan farklı olarak Umman’ın da hedef alınmasına bu çerçeveden bakmak gerekir. Dolayısıyla son çatışmaları, Hürmüz konusunda iki tarafın da kendi iradesini kabul ettirme çabası olarak değerlendirmek mümkündür. Anlaşılan o ki nihai bir anlaşmanın müzakeresine geçilmeden önce öncelikli olarak Hürmüz meselesinin ele alınması gerekmektedir. Bu nedenle önümüzdeki süreçte Hürmüz meselesinin masaya yatırılacağı yeni bir müzakere sürecinin başlaması muhtemeldir.
Nihai bir anlaşma sürecine girmeden önce aşılması gereken bir diğer engel de Lübnan meselesi ve Hizbullah’ın bölgedeki etkinliğidir. İran’ın siyasi perspektifinden bakıldığında Tahran, devlet düzeyinde kendisini ABD ile aynı seviyeye koyarken İsrail’i ise Hizbullah ile aynı düzeyde görmektedir. Çünkü İran, uluslararası platformlarda da İsrail’i resmî bir devlet olarak tanımamaktadır. Böylece kendine özgü bir doktrin geliştirmekte; ABD’den gelen tehditleri doğrudan kendisi karşılarken İsrail’den gelen tehditleri Hizbullah aracılığıyla bertaraf etmeyi hedeflemektedir. Bu açıdan bakıldığında Hizbullah’ın diğer vekil güçlerden farklı olduğu ve İran’ın güvenlik doktrini açısından hayati bir önem taşıdığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Hürmüz meselesinde bir sonuca varılsa bile bir sonraki engel olarak Lübnan meselesi tarafların karşısına çıkmaktadır. Sonuç olarak iki tarafın da topyekûn bir savaşa hazır olmadığını, fakat aralarındaki derin anlaşmazlıklardan dolayı nihai bir anlaşmaya varılana kadar “hem savaş hem müzakere” yönteminin devam edeceğini söylemek mümkündür.


















