Son yıllarda edebiyatla sahne arasındaki bağ hiç olmadığı kadar güçleniyor. Romanlar, öyküler, hatta kişisel anlatılar birer birer tiyatroya uyarlanıyor; sahnede yeni bir hayat buluyor. Geçtiğimiz hafta izlediğim “Bu Hikâye Senden Uzun Osman” da bu dönüşümün dikkat çekici örneklerinden biri. Şenay Gürler‘in rol aldığı bu tek kişilik oyun, Aylin Balboa’nın aynı adlı kitabından sahneye uyarlanmış. Yönetmen koltuğunda ise Salih Usta var. Balboa’nın metni zaten iç dökme, yüzleşme ve kabullenme üzerine kurulu güçlü bir anlatıydı; sahnede bu duygunun korunmuş olması oyunun en önemli artılarından biri.
hayat arkadaşından ayrılan bir kadının hikâyesini merkeze alıyor. Ayrılığın ardından Osman’a mektuplar yazmaya başlayan karakterimiz, bir süre sonra cevap beklemeyi bırakıyor. Çünkü o mektuplar artık Osman’a değil, kendine yazılıyor. Bir başka deyişle, Osman yavaş yavaş hikâyeden çekilirken sahnede asıl büyüyen şey kadının kendi yolculuğu oluyor. Gürler’in performansı, bu dönüşümü son derece sahici kılıyor. Gürler bu ayrılık sürecinin yasını tutup isyan etmek yerine yavaş yavaş kendini geliştiren dönüştüren ayakları üzerinde güçlü durabilen kadın portresini başarıyla sunuyor. Kendisi de güçlü bir kadın imajı veren Gürler, bu anlamda Osman’dan ayrılan kadının kimseye ihtiyacı olmadan iyileşebileceğine ikna ediyor seyirciyi.

Metnin belki de en çarpıcı tarafı ise yazının kendisine açtığı alan. Mektuplar, iletişim aracı olmaktan çıkıp bir tür iç döküm, hatta bir duygusal röntgene dönüşüyor. Yazdıkça rahatlayan karakter, başlarda fırtınada savrulan bir gemi gibi yönünü kaybetse de, sonunda kendi limanını buluyor.
Sahnede Osman yok. Ama salondaki herkesin zihninde bir Osman beliriyor. Bu yönüyle oyun yalnızca bir kadının hikâyesi olmaktan çıkıp, ayrılık deneyimi yaşamış herkes için ortak bir belleğe dönüşüyor. Kadın ya da erkek fark etmeksizin, herkes kendi “Osman”ını sahneye taşıyor. Bu anlamda oyun ayrılık süreci yaşamış herkesin derdine tercüman oluyor, söylenmeyeni söyleyebilme imkanı veriyor. Çıkışta kulak misafiri olduğum bir seyirci yorumu da oyunun bu etkisini çok güzel özetliyordu. Orta yaşlarda bir kadın, arkadaşına dönüp, “Ben Osman’a değil, kendime kızdığımı fark ettim” dedi. Kısacası, “Bu Hikâye Senden Uzun Osman” yalnızca bir ayrılık hikâyesi değil; yazmanın, yüzleşmenin ve yeniden ayağa kalkmanın sahnedeki karşılığı. İlk fırsatta denk gelmeye çalışın. Oyun, yarın Beyoğlu’nda 12 Nisan’da iki temsille Zeytinburnu’nda, benden söylemesi.
IŞITAN’A BİR ÖDÜL DAHA
Devlet Tiyatroları Genel Müdür Yardımcısı başarılı oyuncu Sükun Işıtan ödüllere doymuyor. Hatırlarsanız Afife Tiyatro Ödülleri’nde aldığı En İyi Kadın Oyuncu ödülüyle dikkatleri çekmişti Işıtan. Protestolar, polemikler, eleştiriler derken Işıtan bildiği yoldan şaşmadı, sanatını icra etmeye devam etti. Ve usta sanatçı bu kez 50.

İsmet Küntay Ödülleri’nde Medea Material’de sergilediği sarsıcı ve derinlikli performansıyla Yılın En İyi Kadın Oyuncusu Ödülü’ne layık görüldü. Önceki gün Üsküdar’da düzenlenen törende ödülünü alan Işıtan’ı tebrik ediyorum. Sanırım bu ödüllerin devamı gelecek, nitekim Işıtan, Medea Meterial’ın yanı sıra rol aldığı Faust adlı oyundaki performansıyla da adeta kendisiyle yarışıyor.
İSTANBUL’DA ZAMANIN 400 YILLIK HİKAYESİ
İstanbul’un en köklü kültür sanat mekânlarından biri olan Tophane-i Âmire Kültür ve Sanat Merkezi, saatçilik tarihinin dört yüzyıllık serüvenini bir araya getiren özel bir koleksiyona ev sahipliği yapıyor. İslam eserleri ve Osmanlı hat sanatı alanındaki, önde gelen koleksiyonerlerinden Mehmet Çebi’nin uzun yıllar boyunca titizlikle oluşturduğu

“Mehmet Çebi Koleksiyonu’ndan Muhteşem Cep Saatleri” sergisi, cep saatçiliğinin teknik gelişimini, sanat anlayışını ve diplomatik tarih içindeki rolünü çok katmanlı bir perspektifle ele alıyor. 9 Nisana kadar açık olan sergi, yalnızca estetik değeri yüksek saatleri değil; Avrupa saat ustalığı ile Osmanlı saray kültürü arasında kurulan tarihî bağları da görünür kılan nitelikli bir seçki sunuyor.


















