Beyaz Saray ekonomiye ‘yeni format’ arayışında

spot_img


Soğuk Savaş‘ın bitişinden bu yana geçen 35 yılda, ABD ekonomisi büyük ölçüde finans, teknoloji ve tüketime dayalı bir büyüme modeli üzerinde yükseldi. Ancak, ‘iki siyah kuğu’ Kovid-19 ve Ukrayna Savaşı, tedarik zinciri krizleri, enerji şokları ve Çin’in yükselişi Washington’u Amerikan ekonomisinin geleceğine dair yeni bir muhasebeye zorlamış durumda. İlk başkanlık döneminde bu başlıkları sorgulamaya başlamış; ancak, yaşatılan siyasi türbülans nedeniyle yeterince konsantre olamamış olan Başkan Trump, Beyaz Saray‘a ikinci kez yerleştikten sonra, ekibi ile şu başlığı net bir şekilde sorguladı; dünyanın en büyük ekonomisi üretmeden liderliğini sürdürebilir mi?

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent‘in son konuşması, bu soruya Trump yönetiminin cevabının hayli net olduğunu gösteriyor: “İhtiyaç duyduğu ürünleri kendisi üretemeyen bir ulus gerçekten güvende değildir. Kritik girdiler için düşmanlarına bağımlı olan bir ulus gerçekten egemen değildir. Ve ekonomisini tüketime indirgeyen bir ulus gerçekte refah ekonomisi değildir.” Bu cümleler yalnızca ekonomik bir değerlendirme değil, aynı zamanda yeni Amerikan Stratejisinin de manifestosu niteliğinde. Trump ve ekibi, 2. Dünya Savaşı sonrası, küresel düzeni şekillendirecek ölçüde hakimiyeti ve gücü olan ABD’nin geri gelmemesi halinde, yeniden inşa edilecek küresel düzende, bu defa ABD’nin sözünün daha zayıf kalacağının farkındalar.

Trump yönetimi, ikinci döneminde yalnızca vergi indirimleri veya gümrük tarifeleriyle yetinmeyecek hiç kuşkusuz. Asıl hedef, Amerikan ekonomisine adeta yeni bir format atmak. Üretimin ülkeye geri dönmesi, stratejik sektörlerde dışa bağımlılığın azaltılması, kritik minerallerden yarı iletkenlere kadar uzanan geniş bir alanda yerli üretim kapasitesinin artırılması ve dost ülkelerle yeni tedarik ağlarının kurulması bu dönüşümün temel sütunlarını oluşturuyor.

Çünkü Washington artık küresel rekabeti yalnızca ticaret rakamlarıyla okumuyor. ABD siyasetinde yükselen yeni sağ hareket, neoliberal demokratların aksine, üretim kapasitesi, sanayi altyapısı, enerji güvenliği ve teknolojik egemenlik kavramlarını milli güvenliğin ayrılmaz parçaları olarak görülüyor. Çin ile rekabet de, artık sadece ihracat fazlası veya gümrük vergileri üzerinden değil; üretim gücü, kritik teknolojiler ve stratejik tedarik zincirleri üzerinden şekilleniyor.

Bu nedenle önümüzdeki yıllarda ABD ekonomisinde daha korumacı, daha seçici ve daha sanayi odaklı bir yapılanmaya tanıklık edeceğiz. Amaç, küresel ekonomik liderliği yalnızca doların gücüyle değil, üretim gücüyle de tahkim etmek. Bu yeni format, hiç şüphesiz Türkiye açısından, ABD ile ekonomik ve ticari ilişkilerini geliştirmek noktasında önemli fırsatlar barındırıyor. Unutmayalım, Başkan Trump’ın göreve başladığı ilk dönemde etrafını sarmış katıksız Türkiye düşmanları bertaraf olunca, normalleşme sürecine giren ilişkiler, 2019 Eylül’ünde Dolmabahçe’de o zaman ki Ticaret Bakanı Ross ile yürütülen, karşılıklı ticaret hacmini 100 milyar dolara çıkarma kararlılığı ile yeni bir aşamaya geçmişti.

Başkan Trump’ın ikinci başkanlık döneminde, iki ülke arasında ticaret hacmini 100 milyar dolara çıkaracak adımlar yeniden hızlanmış durumda. Jeostratejik avantajı, güçlü sanayi altyapısı, genç ve kalifiye iş gücü, Avrupa ile Asya arasında kurduğu üretim köprüsü sayesinde, Türkiye, ABD’nin aradığı ‘güvenilir liman tedarikçi ülke’ profilini perçinleyecek yeni adımları atmak konusunda kararlılığını gösterecektir. Özellikle savunma sanayi, otomotiv yan sanayii, makine, kimya, tekstil, beyaz eşya, kritik metaller ve ileri imalat alanlarında kurulacak yeni ortaklıklar iki ülkenin ekonomik ilişkilerine yeni bir ivme kazandırabilir.

Üstelik, bu yönde gelişecek işbirliği yalnızca ihracat meselesi değil Ortak üretim, dijital alanda ve yeşil dönüşüm alanında ortak teknoloji yatırımları, küresel ve bölgesel ağları entegre eden lojistik merkezleri ve yüksek katma değerli sektörel iş birlikleri, Türkiye’nin küresel değer zincirlerindeki konumunu daha da yukarı taşıyacaktır. Dünya ekonomisi yeni bir döneme giriyor. Artık en ucuz üretim merkezi değil, en güvenilir üretim ortağı olabilmek öne çıkıyor. Jeopolitik risklerin arttığı, tedarik güvenliğinin stratejik önem kazandığı böyle bir dönemde, ABD ekonomisindeki yeni format arayışı da, küresel ekonomi-politik sistemdeki dönüşümün en güçlü işaretlerinden birisi konumunda.

Türkiye’nin bu süreci doğru okuması, ekonomik diplomasiye hız vermesi ve üretim kapasitesini stratejik ortaklıklarla desteklemesi, önümüzdeki on yılda iki ülke arasındaki ekonomik ilişkileri 100 milyar doların dahi üstüne taşıyacak yeni bir sayfanın açılmasını sağlayacaktır. Çünkü, yeni küresel rekabette kazananlar yalnızca çok üretenler değil; güven veren, kesintisiz tedarik sağlayan ve stratejik ortaklık kurabilen ülkeler olacak. Türkiye, tam da bu yeni dönemin yükselen üretim ve güven merkezi olarak öne çıkacaktır.



Source link

spot_img

benzer haberler

spot_img