Küresel sistemin kırılganlıklarının arttığı, jeopolitik fay hatlarının derinleştiği bir dönemde, iklim meselesi artık yalnızca çevresel bir başlık değil; aynı zamanda bir güvenlik, ekonomi ve itibar meselesi haline dönüşmüş durumda. Pek çok ülkenin küresel ve bölgesel jeopolitik gerginliklerle ve bu gerginliklerin bir yansıması olan jeoekonomik meselelerle boğuştukları bir dönemde, işte tam da bu nedenle, Türkiye’nin COP31‘e ev sahipliği süreci, klasik bir uluslararası zirve hazırlığının ötesinde, Cumhurbaşkanlığımız, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığımız tarafından çok katmanlı bir ‘itibar yönetimi’ süreci olarak ele alınıyor.
30 Mart Pazartesi günü bir kez daha idrak ettiğimiz Uluslararası Sıfır Atık Günü, bu bağlamda Türkiye’nin son yıllarda inşa ettiği küresel söylemin en güçlü sütunlarından birisini temsil etmekte. Sayın Hanımefendi Emine Erdoğan‘ın Birleşmiş Milletler nezdinde yürüttükleri Uluslararası Sıfır Atık Girişimi, artık yalnızca bir çevre politikası olmanın çok ötesinde; bir ahlaki ve insani bir çağrıya dönüşmüş durumda.
Bu yıl ‘gıda israfı’ temasıyla yapılan vurgu son derece çarpıcı rakamlara işaret ediyor. Dünyada 673 milyon insan açlıkla mücadele ederken, israf edilen gıdanın sadece dörtte biri bile açlık sorununu çözebilecek potansiyele sahip. Bu veri, iklim krizinin yalnızca karbon emisyonlarıyla değil, tüketim alışkanlıklarıyla da doğrudan ilişkili olduğunu gözler önüne seriyor. Daha da önemlisi, Türkiye’nin geliştirdiği söylemin teknik değil, vicdani bir zemin üzerine oturduğunu da teyit ediyor.
Bakan Murat Kurum’un New York’ta Birleşmiş Milletler temsilcilerine yaptığı sunum, bu vizyonun diplomatik ve stratejik çerçevesini netleştirmiş durumda. COP31’in yalnızca bir müzakere platformu değil, ‘somut sonuçların üretileceği bir dönüm noktası’ olarak tanımlanması, Türkiye’nin kapsayıcı yaklaşımını klasik iklim diplomasisinin çok ötesine taşıyor. Bakan Kurum’un ortaya koyduğu üç temel ilke; diyalog, uzlaşı ve aksiyon, esasen Türkiye’nin son yıllarda çok taraflı diplomaside benimsediği temel yaklaşımın da izdüşümü niteliğinde. Zira günümüz dünyasında sorunların tanımı kadar, çözümlerin uygulanabilirliği de güven üretmenin temel kriteri haline gelmiş durumda.
Burada kritik eşik şu şekilde tanımlanabilir: Türkiye, COP31 ile birlikte yalnızca iklim politikalarında değil, küresel yönetişim mimarisinde de ‘güven inşa eden aktör’ rolünü pekiştirecek bir fırsat olarak da kurgulamakta. Antalya’da düzenlenecek zirve, coğrafi bir ev sahipliğinin ötesinde, siyasi ve normatif bir liderlik iddiasını da beraberinde getiriyor. İklim finansmanındaki devasa açık, teknoloji transferindeki eşitsizlikler ve kapasite geliştirme konusundaki yapısal sorunlar düşünüldüğünde, Türkiye’nin ‘yaklaşımlar arası köprü ülke’ rolü daha da anlam kazanıyor. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında güven tesis edebilen nadir aktörlerden biri olarak Türkiye, bu süreçte yalnızca kolaylaştırıcı değil, aynı zamanda yön verici bir pozisyon üstlenmekte.
Sıfır Atık hareketi ile COP31 hazırlıkları arasında kurulan bu stratejik bağ, aslında Türkiye’nin iklim politikasında iki ayaklı bir yaklaşımı benimsediğini de teyit ediyor. Bir yanda küresel ölçekte ahlaki bir söylem, diğer yanda somut ve ölçülebilir hedefler. COP31 Türkiye için sadece bir zirve değil; bir anlatı kurma, güven inşa etme ve küresel sistemdeki kapsayıcı ve oyun kurucu rolünü tanımlama fırsatıdır. İklim meselesi üzerinden yürütülen yüksek düzeyde bir itibar yönetimi, Türkiye’nin 21. Yüzyıl’daki insani ve girişimci diplomatik kapasitesini tahkim eden en önemli kaldıraçlardan birisi olacaktır. Çünkü, artık mesele sadece doğayı korumak değil; aynı zamanda dünya için nasıl daha iyi bir gelecek hayal ettiğimizi, bunun için ne kadar kararlı olduğumuzu ve izleyeceğimiz yolu en sarih şekilde ifade etmektir.


















