Hain darbe girişiminin yaşandığı 15 Temmuz 2016’da İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü görevini Mustafa Çalışkan yürütüyordu. Şu an Emniyet Genel Müdür Yardımcısı olan Çalışkan; o gece polislerin büyük bir karmaşa içinde olduğu ilk anlarda telsizi eline alarak, kesin ve net bir biçimde darbecilere karşı koymalarını ve asla teslim olmamalarını istedi. Aldıkları talimatla kritik noktaları savunan ve ele geçirilmiş bölgeleri tekrar geri alan polis, darbe karşıtı askerlerle ve halkın desteğiyle yalnızca 21 saatte kalkışmayı bastırdı. Çalışkan, Üsküdar’da katıldığı bir programda o gecenin başlangıcını, yaşananları ve sonuna kadar geçen olaylara değindi.
“DARBELERİN OLGUNLAŞMASINI BEKLEYEN BİR ZİHNİYET VARDI”
Darbecilerin amacı; halkı darbe yapılmasına sıcak bakmaya zorlamak ya da toplumda “Biri gelsin de bizi kurtarsın” düşüncesini hâkim kılmaktı. Bakın, 1980 darbesinden sonra o dönemin aktörlerine “Neden müdahale etmek için bu kadar geç kaldınız?” diye sorulduğunda, “Darbenin olgunlaşmasını bekledik” diye cevap verebilen devlet görevlileri vardı. 1978 ile 1980 yılları arasında binlerle ifade edilen vatan evladı, sağcısı ve solcusuyla sokaklarda birbirini öldürürken, bu bahsettiğim sözde devlet görevlileri ellerini ovuşturarak darbenin olgunlaşmasını, yani kaosun büyümesini beklediler.
PLANLANAN KAOS SÜRECİNDE DEVLETİMİZİN ÜZERİNE ÇULLANDILAR
Maalesef aynı kirli senaryo, 15 Temmuz öncesindeki süreçte de sahneye kondu. 6-8 Ekim 2014 olaylarından başlayıp 15 Temmuz 2016’ya kadar uzanan yaklaşık iki yıllık süreçte 13 çok büyük ve kritik olay yaşandı. Bu hain saldırılarda 284 güvenlik görevlimiz şehit oldu, 303 vatandaşımız hayatını kaybetti. Ayrıca 2 bin 359 güvenlik görevlimiz ve 1.907 sivil vatandaşımız yaralandı. Tüm bu saldırıların arkasındaki temel amaç şuydu: Toplumun şuurunda “Artık yönetilemeyen bir ülke, yönetilemeyen bir İstanbul, yönetilemeyen bir Ankara” duygusu oluşturmak istediler. Bu algıyı yaratabilmek için Kobani eylemlerini, Savcı Mehmet Selim Kiraz’ın makamında şehit edilmesini, Suruç saldırısını, Ankara Garı patlamasını ve İstanbul Atatürk Havalimanı saldırısını acımasızca planladılar. Hafızalarımızda hâlâ taze olan bu hain süreçte silahlı eylemlerle, canlı bombalarla ve bombalı araçlarla devletin ve milletin üzerine çullandılar.
“GİRİŞİM BAŞLADIĞINDA DAEŞ OPERASYONU PLANLIYORDUK”
Darbe girişimi başladığı anlarda biz yardımcılarımla beraber İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün Vatan Caddesi’ndeki makam odasında, DAEŞ terör örgütüne yönelik çok büyük bir operasyonun hazırlığını yapıyorduk. MİT tarafından bize hedef olarak 100 farklı adres verilmişti. O günlerde sürekli canlı bomba ihbarları ve saldırılar olduğu için teşkilat olarak çok tedirgin ve tetikteydik; çünkü baskın yapacağımız bu 100 adresten canlı bomba çıkma ihtimali çok yüksekti. Biz bu riskli operasyonun planlamasını yaparken odadaki yardımcılarımın telefonları çalmaya başladı. Telefonun ucundaki bazı askerler, arkadaşlarımıza “Teslim olun, darbe yaptık” diyorlardı. Fakat en son gelen bir telefonda, “Köprü kapatıldı, askerler polislerin silahını zorla almak istiyor” haberi ulaştı. İşte o ana kadar gelen ihbarları “Belki meczup bir emekli subay tek başına tuhaf bir işe kalkışmıştır” diye yorumlarken, askerin polisin silahına el koymaya çalıştığını duyduğum an durumun rengi değişti. Bu durum bizim meslek anlayışımıza, aldığımız eğitime ve geçmiş tarihi tecrübelerimize göre olağanüstü ve hain bir müdahalenin kesin yansımasıydı.
“GEREKİRSE KARŞI KOYULACAK, GEREKİRSE SİLAH KULLANILACAK”
O anda hemen bir emir verdim. Bu, üzerine dakikalarca düşünülerek verilmiş bir karar değildi; o an şuur altından, refleksle ve otomatik olarak çıkan bir emirdi: “Hiçbir polis silahını asla teslim etmeyecek. Gerekirse karşı koyulacak, gerekirse silah kullanılacak.” İstanbul Emniyet Müdürü olarak bu talimatı en üst perdeden verdiğinizde, sokaktaki en alt rütbedeki polis memuru artık ne yapacağını net bir şekilde bilir ve emri uygular. Eğer biz o ilk dakikalarda böyle net bir emir vermemiş olsaydık, biraz sessiz kalsaydık ya da tereddüt etseydik; sahadaki komiserlerimiz ve memurlarımız için çok daha belirsiz, tehlikeli ve tereddütlü saatler başlayacaktı. Neyse ki bu emir dalga dalga telsizlerden, telefonlardan ve sosyal medyadan ilerleyerek sadece İstanbul’a değil, diğer şehirlere dahi ulaştı. Bunun ne kadar kıymetli bir kırılma noktası olduğunu sonraki zamanlarda daha iyi anladık.
İLK ARAMAMI 1. ORDU KOMUTANI ÜMİT DÜNDAR’A YAPTIM
Bu kesin emri verir vermez hemen araçlarımıza bindik ve yola çıktık. Hareket halindeyken aklıma gelen ilk şey, 1. Ordu Komutanı Ümit Dündar Paşa’yı aramak oldu. Bu da muhtemelen okuduğumuz kitaplardan ve darbeler tarihiyle ilgili birikimimizden kaynaklanıyordu. Çünkü geçmiş tecrübelerden çok iyi biliyordum ki 1. Ordu Komutanının içinde yer almadığı hiçbir darbe girişimi başarılı olamazdı; bu durum 1960’ta da, 1970’te de, 1980’de de böyleydi. Eğer 1. Ordu Komutanı darbenin içinde değilse, o girişimin başarı şansı çok zayıftı.
“BİRAZ SONRA ASKER VE POLİS BİRBİRİNE KURŞUN SIKMAYA BAŞLAYABİLİR”
Ümit Dündar Paşamızla İstanbul’da birlikte mesai yapıyorduk; birbirimizi çok iyi tanıyorduk. Vatan Caddesi’nden Boğaziçi Köprüsü’ne doğru ilerlerken kendisiyle 4-5 defa telefon görüşmesi yaptım. Komutanımıza telefonda aynen şunu söyledim: “Komutanım, ortada olağanüstü bir durum var. Askerler sahada polislerin silahını zorla almaya çalışıyor. Biz asla silah teslim etmeyiz, bizi tanıyorsunuz; ölsek de silahımızı vermeyiz. Ama bu durum askerle polisi karşı karşıya getirecek ve bir çatışma ortamı doğacak. Bildiğiniz bir şey varsa lütfen benimle paylaşın. Şu an yaptığımız bu konuşma tarihi bir konuşmadır. Allah muhafaza, biraz sonra asker ve polis birbirine kurşun sıkmaya başlayabilir.”
“ORDU KOMUTANINI KÖPRÜYE DAVET ETTİM”
Ümit Paşa bana, “Ben arkadaşlarımla bir görüşüp hemen size döneceğim” dedi. 5-10 dakika sonra beni tekrar aradığında, “Ankara’da da diğer taraflarda da hiçbir telefona cevap vermiyorlar, şu an kimseye ulaşamıyorum” dedi. Tabii benim şuur altımda o an asker kökenli olduğu için “Acaba doğruyu söylemiyor olabilir mi?” ihtimali ve şüphesi de vardı. Bu yüzden ısrarla, “Komutanım lütfen bakın, biraz sonra gerçekten inanılmaz şeyler olacak, izah edemeyeceğimiz durumlarla karşılaşacağız. Eğer bir bilginiz varsa lütfen paylaşın” diyerek sözlerimi tekrarladım. Ancak kendisi bu hain girişimle kesinlikle hiçbir ilgisi olmadığını söyledi. Bunun üzerine ben de, “O zaman buyurun komutanım, ben Boğaziçi Köprüsü’ne geçiyorum. Sayın Valimiz Vasip Şahin de oraya geliyor. Gelin orada beraber bir durum değerlendirmesi yapalım” dedim.
“KOMUTAN EVDEN AYRILDIKTAN SONRA DARBECİLER EVİNİ BASTI”
Normal şartlar altında bir 1. Ordu Komutanı, akşam evinde otururken bir emniyet müdürü davet etti diye kalkıp köprüye gelmeyebilir, konunun kendisiyle ilgili olmadığını belirterek gelmeyi reddedebilirdi. Ancak Ümit Dündar Paşa sağ olsun hiç ikiletmedi, hemen kalktı ve köprüye gelmek üzere yola çıktı. Onun evden çıkıp köprüye gelene kadar geçen o 15 dakikalık süre ise adeta kaderin çizdiği bir mucizeydi. Çünkü o evden ayrıldıktan tam 10-15 dakika sonra FETÖ’cü hain askerler Ümit Paşa’nın lojmanını bastılar. Eşinin sonradan verdiği ifadeye göre, hainler Ümit Paşa’nın evde olduğunu düşünerek sert sorular sormuşlar, evden ayrıldığını öğrenince de lojmanı terk etmişler. Eğer Ümit Paşa, emniyet müdürünün davetine “Senin ne işin var orada” diyerek karşı çıksaydı, evinde beklerken hainler tarafından tutuklanacak ve belki de elleri kelepçeli bir ordu komutanı olarak tarihe geçecekti. Fakat Cenab-ı Allah onun bu iyi niyetinin ve vatanseverliğinin karşılığını verdi. Gece ilerleyen saatlerde Cumhurbaşkanımızın emriyle Genelkurmay Başkan Vekili sıfatıyla üniformasını giydi ve darbecilerin karşısına dikilerek tarihi bir duruş sergiledi.
DARBENİN KIRILMA NOKTASI KÖPRÜDEKİ ASKERİN TESLİMİYETİ OLDU
Ümit Paşa köprüye ulaştığında Valimiz de gelmişti, hemen orada bir araya gelerek durum değerlendirmesi yaptık. Boğaziçi Köprüsü o gece işin başlangıç noktası, düğüm noktası ve en sonunda da çözüm noktası oldu. Darbe girişimi orada başladı, en büyük çatışmalar ve acılar orada yaşandı. Ve en nihayetinde hain askerler ellerini havaya kaldırıp teslim olduğunda, darbenin kırılma noktası yine orada konmuş oldu.
AÇIK ALANDA 10 BUÇUK SAAT MÜCADELE ETTİK
Tabii bizim aldığımız mesleki eğitime ve protokollere göre benim o gece bizzat Boğaziçi Köprüsü’nde olmam gerekip gerekmediği tartışılır bir konudur. Normalde emniyet müdürünün karargahta, kriz merkezinde oturması, kameraların karşısından sahadaki arkadaşlarını yönlendirmesi ve tüm İstanbul’u oradan takip etmesi gerekirdi. Fakat beni de aşan bir duygu, adeta gizli bir el bizi o gece oraya götürdü ve sabaha kadar köprüde tuttu. Üstelik köprüde kaldığımız yer kapalı bir sığınak değil, tamamen açık bir alandı. Üzerimizden helikopterler geçiyor, jetler uçuyor, karşıdaki tanktan üzerimize doğrudan ateş ediliyordu. Akşam saat 21.30’dan sabahın ilk ışıklarına, 08.00’e kadar o açık alanda mücadele ettik. Zaman zaman öyle dehşet anları yaşadık ki yanımızda insanlar patır patır vuruluyor, şehit düşüyor, kollarımızda yaralanıyordu.
VALİ “KÖPRÜYÜ AÇIN” TALİMATI VERDİ
Sayın Valimizle köprüde yaptığımız değerlendirmede bir görev bölümü yapmıştık. Valimiz bir taraftan Cumhurbaşkanımızla, Berat Bakanımızla ve İçişleri Bakanımızla sürekli irtibat halindeydi. Zaman zaman bu isimlerle ben de doğrudan görüştüm. Ancak Sayın Valimiz süreci diğer boyutlarıyla ve komutanımızla birlikte takip etmek üzere bir ara oradan ayrıldı. Ayrılmadan önce bana ısrarla, “Mustafa Bey, ne yapıp edip şu köprüyü bir an önce açalım” dedi. Yanımızda o esnada 15’e yakın Özel Harekât polisimiz vardı. Ben de Sayın Valime dönerek, “Sayın Valim, köprüyü açarız; muhtemelen zayiat veririz, şehitler veririz ama orayı zorla açarız, köprü açılmayacak yer değil. Ancak Türkiye’nin çok farklı yerlerinden bize bambaşka istihbarat ve bilgiler geliyor. Olay sadece köprüyle ya da İstanbul’la sınırlı değil, işin arkasında çok daha büyük ve organize bir boyut var” diyerek durumun geniş resmini anlattım.
“ŞEHİTLER VERİRİZ AMA MUTLAKA KÖPRÜYÜ TEMİZLERİZ”
Daha sonra köprüdeki Özel Harekâtçı arkadaşları etrafıma topladım ve onlara, “Arkadaşlar, burayı zorla açabilir misiniz? Ne kadar sürede köprüyü hainlerden geri alabiliriz?” diye sordum. Bana, “Müdürüm alırız. Süre konusunda net bir şey diyemeyiz, zayiat veririz, şehitler veririz ama mutlaka orayı temizleriz” dediler. Bunun üzerine onlara, “İçinizde korkan, çekinen ya da karşıda asker üniforması var, ben ateş edemem diyen varsa şimdi hemen ayrılsın, kimseye asla kızmayacağız. Çünkü bu çok değişik ve tarihi bir olay” dedim. Hiçbir arkadaşım yerinden kıpırdamadı, tek bir itiraz bile yükselmedi; hepsi vatan uğruna orada şehit olmaya hazır olduklarını söylediler. Ancak ben hem diğer bölgelerden gelen bilgilere dayanarak hem de askeri bir strateji gözeterek o an sıcak bir operasyon yapmayıp süreci beklettim. Çünkü eğer biz orada o an çatışmayı başlatıp karşıdaki askerlerin bir kısmını öldürseydik, bu durum psikolojik olarak bambaşka bir yere evrilecekti. O gece boyunca yaptığımız belki de en önemli şey, Cenab-ı Allah’ın yardımıyla soğukkanlılığımızı ve dengemizi kaybetmemek oldu; asla duygusal kararlar vermedik ve görev bilincinin dışına çıkmadık.
27 NOKTADA DARBECİLERLE SERT ÇATIŞMA SÜRDÜ
Tabii köprüde bu amansız mücadele devam ederken sadece orayla ilgilenme lüksünüz yoktu. İstanbul genelinde sorumluluğumuz altında 39 ilçe emniyet müdürlüğü, 125 karakol ve binlerce polis memuru vardı. Ayrıca şehir genelinde tam 27 farklı kritik noktada darbecilerle çok sert silahlı çatışmalar sürüyordu. Büyükşehir Belediyesi’nde çatışma vardı, AK Parti İl Başkanlığı’nda, havalimanında, her tarafta korkunç bir kargaşa hâkim olmuştu. Durumu adeta devasa bir meydan muharebesi gibi düşünmeniz gerekir; çünkü bir ucundan diğer ucuna tam 150 kilometre olan dev bir metropolden bahsediyoruz. Bu 150 kilometrelik alanın içerisinde, büyük oranda milyonlarla ifade edilen sivil insanımız tamamen kontrolsüz bir şekilde sokaklara dökülmüştü. Bu muazzam kitlelerin doğru yönetilmesi, hainlerin kurşunlarına hedef olup zarar görmemesi ve stratejik noktalara doğru yönlendirilmesi gerekiyordu. Dolayısıyla o gece gerçekten her bir devlet görevlisi ve vatansever için taşınması son derece zor, çok ağır bir gündü.
“GECE 23.30’DA CUMHURBAŞKANIYLA İLK KEZ KONUŞTUM”
Çatışma ortamı olan 27 yer dedim ama aslında misyon şeflikleri, devlet büyüklerinin konutları, Topkapı Sarayı gibi tarihi ve stratejik öneme sahip belki 80-100 farklı noktanın hepsini o an koruma altına almak ve tek tek düşünmek zorundaydık. Gece saat 23.30 – 24.00 sularında Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan beni ilk kez telefonla aradı ve doğrudan, “Neredesiniz Mustafa Bey?” diye sordu. Ben de, “Köprüdeyiz Sayın Cumhurbaşkanım” cevabını verdim. “Orada durum nedir?” diye sorduğunda, durumu olduğu gibi aktararak karşı tarafta hainlerin zırhlı araçlarla konuşlandığını ve üzerimize sürekli ateş açtıklarını söyledim.
CUMHURBAŞKANIMIZ “KARŞI KOYACAKSINIZ” TALİMATINI VERDİ
Cumhurbaşkanımızın o kararlı üslubunu hepimiz çok iyi biliriz; telefonda bana, “Sizin zırhlı aracınız yok mu Mustafa Bey?” diye sordu. Ben de “Var efendim” deyince, “Siz de bineceksiniz o zırhlı araçlara, onların üzerine ateş edeceksiniz, karşı koyacaksınız” talimatını verdi. Ben de “Emredersiniz Sayın Cumhurbaşkanım” dedim. Ardından, “Kaç tane zırhlı aracınız var?” diye sordu. İşte o an acı bir gerçekle karşı karşıyaydık; çünkü o dönem Doğu’daki hendek olayları ve diğer terör operasyonları nedeniyle İstanbul’daki ağır vasıtaları oraya sevk etmiştik ve elimizde Cumhurbaşkanımızın kastettiği manada sadece bir tane zırhlı araç kalmıştı. Ben telefonda, “Siz hiç merak etmeyin Sayın Cumhurbaşkanım, biz elimizdeki tüm imkanlarla gereğini yapacağız, burayı hainlere teslim etmeyeceğiz” diyerek kendisine güvence verdim.
“HAVALİMANINI 15 DAKİKADA ALIRIZ CUMHURBAŞKANIM DEDİM”
Gecenin ilerleyen saatlerinde Cumhurbaşkanımızın yakın koruma müdürü üzerinden telefonla tekrar bir arama geldi. Cumhurbaşkanımız bu kez doğrudan havalimanındaki kulenin durumunu sordu. O esnada Atatürk Havalimanı tamamen darbeci askerlerin işgali altındaydı; binlerce vatandaşımız oraya akın etmişti ama uçuş kontrol kulesi hainler tarafından zapt edilmişti. Cumhurbaşkanımız ısrarla kuleyi sorunca ben kendi içimde hızlı bir muhakeme yaptım ve Cumhurbaşkanımızın muhtemelen İstanbul’a iniş yapacağını anladım. Bana, “Mustafa Bey, orayı ne kadar sürede askerlerden geri alırsınız?” diye sordu. Düşünmeden “15-20 dakikada alırız Sayın Cumhurbaşkanım” cevabını verdim. Ancak büyük bir sorun vardı; ben o esnada havalimanında değil, kilometrelerce uzakta, Boğaz Köprüsü’ndeydim. Telefonu kapatır kapatmaz hemen havalimanından sorumlu müdürümüzü ve Özel Harekât müdürümüzü aradım; “Şu an havalimanında kaç tane Özel Harekât polisimiz var?” diye sordum. Bana, “Müdürüm orada şu an sadece 4 personelimiz var, onlar da takviye gelmesi için şubeyi bekliyorlar” dediler.
GEREKİRSE ORADA ÖLÜN AMA BANA ‘KULEYİ GERİ ALDIK’ DEYİN
Ben de durumun saniyelerle yarıştığını bilerek telefonda aynen şu emri verdim: “Şubeyi beklemeyi falan derhal bırakın. Gerekirse orada ölün ama bana 15-20 dakika içinde ‘Müdürüm, kuleyi hainlerden geri aldık’ diye cevap verin.” Telefonu kapattıktan sonra gerçekten de vatansever arkadaşlarım canlarını dişlerine takarak kuleye operasyon yaptılar ve o kısa süre içinde bana dönerek, “Müdürüm, kuleyi sağ salim teslim aldık” müjdesini verdiler. Biz de bu durumu hemen Sayın Cumhurbaşkanımıza rapor ettik ve çok kısa bir süre sonra kendisi ailesiyle, Berat Bakanımızla ve yakın çalışma arkadaşlarıyla birlikte Atatürk Havalimanı’na güvenle iniş yaptı.
CUMHURBAŞKANIMIZ, SIĞINAĞA GİTMEDİ, UÇAĞA BİNDİ; TÜM RİSKLERİ GÖZE ALARAK İSTANBUL’A GELDİ
Bugün aradan yıllar geçtiği için bu yaşananları adeta bir film ya da hikaye gibi rahatça anlatabiliyoruz; ancak takdir edersiniz ki milyonlarca insanı sokağa, tankların önüne davet etmek her liderin harcı değildir ve tarihte çok az görülmüş bir olaydır. Davet edersiniz, eğer halkta bir karşılık görmezseniz o darbe girişimi saniyeler içinde başarıya ulaşır ve tarih bambaşka bir felaketi yazardı. Ama Sayın Cumhurbaşkanımız o çağrıyı yaptığı an, sadece İstanbul’da milyonlarca insan adeta bir sel olup sokaklara aktı ve liderinin arkasında dimdik durdu. Cumhurbaşkanımız da bir lider olarak güvenli bir köşeye çekilmedi, kapalı bir sığınağa gitmedi; uçağa bindi, tüm riskleri göze alarak İstanbul’a geldi ve vatandaşının arasına karıştı.
O GECE TÜM ŞER ODAKLARI BİRDİ
O geceyi genel olarak değerlendirdiğimizde; karşı tarafta Amerika’sı, Avrupa’sı, İsrail’i, terör örgütleri PKK’sı, DAEŞ’i, DHKP-C’si, MLKP’si, yani ne kadar şer odağı varsa hepsi tek bir cephe olmuş, Türk devletinin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın üzerine çullanmışlardı. İşte böyle zifiri bir gecede, halkına sonsuz güvenen, o muazzam kitleleri korkusuzca meydanlara davet edebilme özgüvenine ve cesaretine sahip, liderliğini saklanarak değil milletinin önünde yürüyerek gösteren bir duruş o gecenin zafer anahtarı oldu.
Haber Girişi


















