Jeffrey Epstein skandalı, bir süredir küresel kamuoyunun gündemini meşgul etmektedir. Yıllardır bu ülkede Batı medeniyetini neredeyse dokunulmaz bir değer olarak savunan, onu ahlaki ve hukuki üstünlüğün nihai temsilcisi olarak sunan birçok siyasetçi ve medya ise yaşananlar karşısında ya derin bir sessizliğe bürünmekte ya da meseleyi tali ayrıntılar üzerinden tartışmayı tercih etmektedir. Ortada, dünyanın farklı ülkelerinden çok sayıda siyasetçi, akademisyen, iş insanı ve üst düzey devlet yöneticisinin adının karıştığı pedofili vakaları, hatta kimi iddialara göre “spiritüel” ritüeller gerekçesiyle çocukların vahşice katledilmesi gibi insan vicdanının ve aklının sınırlarını zorlayan suçlar varken, Epstein ile yapılan yazışmalardaki dil bilgisi hatalarına odaklanmak, en hafif ifadeyle, derin bir kavrayış yoksunluğuna işaret etmektedir. Bu tutum, meselenin vahametini küçültmekle kalmamasının yanı sıra yıllardır binbir umutla savunulan Batı medeniyetinin arka planında nasıl karanlık ve çıkarcı bir güç ağının bulunduğunu görmezden gelme çabasını da ele vermektedir.
Epstein skandalı, Batı merkezli dünya düzeninin üzerine inşa edildiği iddia edilen “hukuk devleti”, “şeffaf siyaset” ve “etik sermaye” gibi sütunların, gerçekte ne denli büyük birer illüzyon olduğunu gözler önüne seren, modern tarihin en karanlık ve sistemik ifşalarından biridir. Bu vakayı yalnızca tekil bir bireyin sapkınlıkları üzerinden okumak, Batı ve Siyonizm merkezli hegemonik güç mekanizmalarını koruma altına alan o devasa perdeyi bilinçli biçimde görmezden gelmek anlamına gelir.
Siyaset ve küresel diplomasi boyutunda ise Epstein skandalı, Batı demokrasilerinin “derin” işleyişine dair ürkütücü bir pencere aralamaktadır. Skandalın uzandığı ağ, eski veya mevcut devlet başkanlarından kraliyet üyelerine, senatörlerden uluslararası örgüt yöneticilerine kadar geniş bir alanı kapsamaktadır. Epstein’ın elinde bulunduğu iddia edilen şantaj kasetleri ve nüfuz ağları, Batı siyasetinin sanıldığı gibi şeffaf seçim süreçlerinin ötesinde kapalı kapılar ardında kurulan bağımlılık ve baskı ilişkileriyle biçimlendiği kuşkusunu güçlendirmiştir.
Batı dünyası, farklı rejimleri “oligarşi” ve “nepotizm” ile suçlarken, kendi merkezinde filizlenen bu modern “derebeylik” yapısını yıllar boyunca görmezden gelmiştir. İstihbarat servislerinin böylesine geniş çaplı bir uluslararası ağdan habersiz olması imkânsızken, bu faaliyetlere on yıllar boyunca göz yumulması, devlet aygıtının seçkinlerin sırlarını nasıl koruduğuna işaret etmektedir. Epstein’ın hapishanedeki şüpheli ölümü ve ardından kameraların devre dışı kalması gibi “tesadüfler” ise Batı devlet geleneğinin, kendi çıkarlarını korumak adına hukuku nasıl askıya alabileceğini göstermektedir.
Medya ve algı yönetimi stratejileri de bu eleştirinin merkezinde yer almaktadır. Batı medyası, Epstein’ın faaliyetlerini uzun yıllar boyunca “egzantrik” bir milyarderin magazinel yaşam öyküsü olarak sunmuştur. Böylece ortada bulunan sistematik insan ticareti ve çocuk istismarı ağını görünmez kılmıştır. Haberlerin sunuluş biçimi, meseleyi yapısal bir sistem eleştirisinden uzaklaştırarak “kötü bir adamın hikâyesi”ne indirgemiş, böylece sistemin kendisini aklama işlevi görmüştür.
Bu bağlamda “hayırseverlik kapitalizmi” (philanthro-capitalism) kavramı da özel bir önem taşımaktadır. Epstein ve muadili farklı figürlerin kurduğu vakıflar ve gerçekleştirdikleri bağışlar, Batı’da güçlü bir “etik zırh” işlevi de görmektedir. Zenginlerin, toplumsal sorunları çözüyor görüntüsü altında kazandıkları “hayırsever” etiketi, onları hem yasal hem de toplumsal denetimden büyük ölçüde muaf kılmaktadır. Bu sistemde para, suç işleme özgürlüğünü de beraberinde getirmektedir.
Epstein skandalı üzerinden yapılan Batı ve Siyonizm eleştirisi, bu suçları mümkün kılan, besleyen ve sistematik biçimde gizleyen derin bir medeniyet krizine işaret etmektedir. Epstein skandalı, mevcut dünya düzeninin “parlak” vitrininin ardındaki karanlık bodrum katıdır. Bu inşa edilen düzen, bir yanıyla modern bir derebeylik sistemidir. Hukuk ise kimi zaman bu sistemde, yalnızca kalede yaşayanları koruyan bir hendek işlevi görmektedir. Dünyanın geri kalanı ise artık bu hendeğin dışından bakarak, Siyonizm’in kendi kendine vaat ettiği cennetin ne denli kanlı ve kirli bir temel üzerinde yükseldiğini daha net biçimde görebilme ihtimali bulunmaktadır.
Peki, Türkiye’de Batı merkezli bir dünya tahayyül edenlerin bu durumu gerçekten fark etme ihtimali var mı? Görünen o ki, İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırım karşısında üç maymunu oynayan Batı’yı güzellemeye devam eden siyasetçilerin ve medyanın, kendi çıkarları doğrultusunda benzer bir tutumu sürdürmeleri şaşırtıcı değildir. Bu çevreler, yaşananları ya görmezden gelmeyi tercih edecek ya da olayları bilinçli biçimde yumuşatarak dil bilgisi düzeyinde ele almaya devam edeceklerdir. Çünkü burada söz konusu olan bir fark edememe hâli değildir. Bu durumun aksine, inanılan ve kutsallaştırılan bir medeniyet anlatısına en ufak bir leke dahi konduramama refleksidir. Batı’ya duyulan bu neredeyse teolojik bağlılık, ahlaki gerçeklerle yüzleşmeyi imkânsız kılan ideolojik bir körlüğe dönüşmüştür.
Günümüzde bir kısım siyasetçilerin ve medyanın Batı’yı hâlâ insan hakları, özgürlükler ve hukuk devleti gibi evrensel değerler üzerinden tanımlama ısrarlarının temelinde de bu inanç yatmaktadır.
Batı’nın tarihsel olarak Asya’dan Afrika’ya, Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya kadar sayısız coğrafyada sömürgecilik, katliam ve sistematik yağma pratiği geliştirdiği artık tartışmasız bir tarihsel gerçeklik olmasının yanı sıra Epstein dosyasında insan vicdanını sızlatan olayların açığa çıkmasına rağmen bu kişilerin söz konusu inançları sarsılmamıştır. Bu yüzden buradaki mesele Batı’nın ve Siyonizm’in ne olduğunu bilmemenin ötesinde onun ne pahasına inşa edildiğini görmezden gelmektir.


















