Gazze’de ‘Ateşkes’: Barış Söylemi ve Şiddet Pratiği

spot_img


Gazze‘de 19 Ocak 2025’te ilan edilen ateşkes, diplomatik düzlemde İsrail saldırganlığının ve soykırımının sona erdiği izlenimini üretse de Siyonist rejimin sahadaki pratikleri, bu anlatıyla örtüşmemektedir. Ateşkes, klasik anlamda silahlı çatışmanın durması yerine, İsrail’in askerî ve idari kontrolünü yeniden düzenlediği, şiddeti zamana ve mekâna yayarak sürdürdüğü bir ara rejim işlevi görmektedir. İsrail ordusu, çizilen sarı hat üzerinden Gazze’nin yaklaşık yüzde altmışında fiilî kontrolünü korurken, geri kalan alanlarda doğrudan askerî varlık yerine yerel milisler, suç ağları ve vekil aktörler üzerinden müdahale kapasitesini muhafaza etmektedir. Gazze sahasında ihdas edilen İsrail lehine çalışan bu düzen, ateşkesi barışa açılan bir kapı olmaktan çıkarıp, çatışmanın yönetildiği bir teknik enstrümana dönüştürmektedir. Bu durum, Gazze bağlamında istisnai değil tarihsel olarak tekrarlanan bir örüntüye tekabül etmektedir. 2008–2009, 2012, 2014, 2021 yıllarında ilan edilen ateşkesler de benzer biçimde kalıcı bir çatışmasızlık üretmemiş/ İsrail saldırganlığını durdurmamış; İsrail’in askerî kapasitesini yeniden düzenlediği, ‘hedef setlerini’ güncellediği ve şiddeti zamana yayarak sürdürdüğü ara dönemler olarak işlemiştir. Dolayısıyla ateşkes, Gazze’de şiddetin sona erdiği bir eşik değil; şiddetin biçim değiştirdiği ve daha yönetilebilir hâle getirildiği bir geçiş rejimi olarak görülebilir.

Ateşkesin ikinci aşamasına geçilmesini öngören düzenlemelerin fiilen engellenmesi bu durumu daha da görünür kılmaktadır. Gazze’nin sivil idaresini üstlenmesi beklenen teknokratik yapı, Filistinliler tarafından seçilmemiş olmasına ve Filistinlileri temsil etmesi bağlamında kronik ve yapısal problemler barındırmasının yanında İsrail tarafından Gazze’ye sokulmamış; üyeleri sınır kapılarında alıkonmuş, personel istihdamı ve idari yetkileri bilinçli biçimde kısıtlanmıştır. İsrail tarafından organize edilen ve gerçeklikle alakası olmayan bu yönetim krizi söylemi, Siyonist rejimin Gazze’nin “yönetilemez” olduğu tezini destekleyen bir gerekçeye dönüştürülmektedir. Böylece İsrail, bizzat ürettiği kaosu, kalıcı işgal varlığının meşruiyet zemini olarak kullanmaktadır. Dolayısıyla Gazze’nin “yönetilemez” olduğu yönündeki Siyonist söylem, sahadaki gerçekliğin doğal bir sonucu değil, bilakis siyasal olarak üretilmiş bir anlatıdır. Nitekim Gazze yerelindeki idari kapasitenin bilinçli biçimde engellenmesi, sivil yönetişim girişimlerinin işlevsiz bırakılması ve kurumsal boşlukların derinleştirilmesi, İsrail’in uzun vadeli işgalci varlığını kaçınılmaz bir zorunluluk gibi sunmasına hizmet etmektedir. Bu bağlamda yönetişim krizi, çözülmesi gereken bir sorun değil; İsrail açısından sürdürülebilir bir kontrol mekanizmasıdır.

Bu süreçte siviller açısından tablo ağırlaşmıştır. Ateşkes döneminde dahi İsrail hava saldırılarına devam etmiş, hedefli suikastlar gerçekleştirmiş gerek direniş güçlerinin lider kadrosuna gerekse soykırımı aktaran gazetecilere yönelik saldırıları artırmış ve sınırlı kara operasyonları icra etmiştir. Siyonist rejimin uluslararası hukuku rekor seviyede ihlal ederek devam ettirdiği, bir anlamda yönettiği şiddet siyaseti Gazze’deki sağlık altyapısının çökmesine; dolayısıyla kronik hastaların, yaşlıların ve çocukların sistematik biçimde öldürülmesine neden olmuştur. Özellikle diyaliz hastalarının yaklaşık yarısının hayatını kaybetmesi, ateşkesin insani etkiler bakımından ne denli boşaltıldığını çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Bu tablo, ölümün yalnızca doğrudan İsrail saldırılarıyla değil; sağlık altyapısının sistematik biçimde çökertilmesi yoluyla da üretildiğini göstermektedir. Elektrik kesintileri, ilaç girişinin engellenmesi, hastanelerin işlevsizleştirilmesi ve sağlık personelinin hedef alınması, kronik hastalar, yaşlılar ve çocuklar açısından ölümleri kaçınılmaz hâle getirmektedir. Böylece ateşkes döneminde dahi şiddet, dolaylı fakat süreklilik arz eden bir ölüm rejimi olarak varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle Gazze’deki mevcut durum, ateşkesin şiddeti sonlandırmadığı; aksine daha düşük yoğunluklu fakat süreklilik arz eden bir şiddet rejimi yarattığı bir evreyi temsil etmektedir.

İnsani Alanın Tasfiyesi

İsrail’in ateşkes sürecinde attığı en stratejik adımlardan biri, Gazze’deki insani alanı doğrudan hedef almasıdır. Bu bağlamda UNRWA (United Nations Relief and Works Agency for Palestine Refugees in the Near East/Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mülteciler için Yardım ve Bayındırlık Ajansı) ve MSF (Médecins Sans Frontières Sınır Tanımayan Doktorlar), yalnızca yardım sağlayan kuruluşlar değil; Filistin toplumunun siyasal, hukuki ve toplumsal varlığını ayakta tutan kurumsal dayanaklar olarak öne çıkmaktadır. Nitekim UNRWA, Filistinli mülteciler için eğitim, sağlık ve sosyal hizmetlerin ötesinde, zorunlu göçün sürekliliğini belgeleyen kolektif bir hafıza kurumu işlevi görmektedir. Bu yönüyle UNRWA yalnızca insani yardım sunan bir aktör değil; aynı zamanda Filistin davasının tarihsel ve hukuki sürekliliğini kayıt altına alan kurumsal bir tanıktır. Arşivleri ve raporlama kapasitesi, zorunlu göçün geçici değil yapısal bir olgu olduğunu görünür kılmaktadır. Dolayısıyla UNRWA’nın hedef alınması, yalnızca bugünkü yardım faaliyetlerini değil; Filistinlilerin tarihsel hak iddialarını ve geri dönüş talebini belgesiz bırakmaya yönelik daha geniş bir stratejinin parçasıdır. MSF ise savaş ve kuşatma koşullarında tarafsız tıbbi müdahale kapasitesiyle, çökmüş sağlık sistemlerinde son savunma hattını temsil etmektedir. Gazze’de MSF’nin varlığı, yalnızca tedavi hizmeti anlamına gelmemekte; aynı zamanda sivillerin savaşın mutlak nesnesi hâline gelmesine karşı uluslararası bir tanıklık işlevi görmektedir.

İsrail’in bu iki kuruma yönelik artarak devam eden saldırganlığı, münferit güvenlik kaygılarıyla açıklanamayacak ölçüde sistematik ve siyasal niteliktedir. Siyonist rejimin UNRWA’nın Kudüs’teki ofisini yıkması da bu minvalde görülebilir. Bu anlamda İsrail’in böylesi bir adım atması yalnızca bir binanın imhası değil aynı zamanda mültecilik statüsünün hukuki ve tarihsel temelini hedef alan sembolik bir saldırıdır. UNRWA’nın tasfiyesi, geri dönüş hakkını fiilen anlamsızlaştırma ve Filistin meselesini tarihsel bağlamından koparma stratejisinin parçasıdır. Benzer biçimde MSF’nin Gazze’den çıkarılmasına yönelik girişimler, insani yardımın kriminalize edilmesinin geldiği aşamayı göstermektedir. Yerel personel listelerinin talep edilmesi, veri güvenliği ve yaşam güvencesi sağlanmaksızın bilgi paylaşımının zorlanması, yardım kuruluşlarını ya faaliyetlerini durdurmaya ya da çalışanlarını ölüm riskiyle karşı karşıya bırakmaya zorlamaktadır. Bu durum, insani yardımın bağımsızlığı ilkesini fiilen ortadan kaldırmakta ve sağlık hizmetlerini savaşın bir aracı hâline getirmektedir. Dolayısıyla UNRWA ve MSF gibi uluslararası kurumlar İsrail istisnacılığına kurban edilmektedir.

Bu tablo, İsrail istisnacılığı olarak tanımlanabilecek daha geniş bir örüntünün parçasıdır. İsrail, BM kurumlarını tanımamakta, kararlarını bağlayıcı kabul etmemekte ve uluslararası hukuku seçici biçimde uygulamaktadır. ABD’nin son yıllarda UNESCO’dan WHO’ya, İnsan Hakları Konseyi’nden çeşitli çok taraflı mekanizmalara kadar 66 uluslararası kuruluştan çekilme veya işlevsizleştirme yönündeki eğilimi, bu istisnacılığı küresel ölçekte besleyen bir arka plan sunmaktadır. Böylece çok taraflılık, özellikle Filistin bağlamında, normatif bir çerçeve olmaktan çıkarak etkisiz bir retorik düzeye indirgenmektedir.

Hiyerarşik Güç Mekanizması

İsrail’in Gazze’de kurduğu düzen, eşit aktörler arasında bir çatışma değil; hiyerarşik bir güç ilişkisi üzerine inşa edilmiştir. Bu hiyerarşide İsrail, askerî üstünlük, diplomatik koruma ve hukuki dokunulmazlıkla donatılmış bir egemen aktör olarak konumlanırken; Filistinliler, insani yardıma erişimi dahi denetlenen, siyasal temsil alanları daraltılan bir nüfus hâline getirilmektedir. Ateşkese rağmen süren saldırılar ve kurumsal tasfiyeler, bu hiyerarşinin sürekliliğini sağlamaya yöneliktir.

Bu noktada cezasızlık rejimi belirleyici rol oynamaktadır. İsrail, ateşkes ihlallerine, sivillere yönelik saldırılara ve BM kurumlarının hedef alınmasına rağmen, anlamlı bir yaptırımla karşılaşmamaktadır. Uluslararası tepkiler çoğunlukla söylemsel düzeyde kalmakta; bu da İsrail’in maliyetsiz bir güç kullanımı sürdürmesine olanak tanımaktadır. Bu cezasızlık rejimi, İsrail’in Gazze’de ‘düşük yoğunluklu’ fakat sürekli bir savaş pratiğini sürdürebilmesinin temel koşulunu oluşturmaktadır. Ateşkes ihlallerinin yaptırımsız kalması, sivillere yönelik saldırıların soruşturulmaması ve uluslararası kurumların işlevsizleştirilmesi, şiddeti İsrail açısından öngörülebilir ve yönetilebilir bir araca dönüştürmektedir. Böylece ateşkes, barışı değil; cezasızlık üzerine inşa edilmiş kalıcı bir güç asimetrisini tahkim etmektedir. Netanyahu’nun politik hırsları, bu cezasızlık zemininde daha da görünür hâle gelmektedir. Düşük yoğunluklu fakat sürekli savaş, hem iç siyasette aşırı sağ koalisyonu konsolide etmekte hem de uzun vadeli işgal politikalarını meşrulaştırmaktadır.

Bu koşullar altında Filistinliler için direniş, tek boyutlu bir alan olmaktan çıkmaktadır. Diplomatik yolların sistematik biçimde tıkanması, uluslararası kurumların etkisizleştirilmesi ve insani alanın tasfiyesi, direniş repertuarını genişletmektedir. Silahlı direniş, sivil itaatsizlik, hukuki mücadele, uluslararası kamuoyu oluşturma ve toplumsal dayanışma ağları, birbirini dışlayan değil; aynı anda var olan ve dönüşen pratikler hâline gelmektedir. Bu çok katmanlı direniş biçimleri, Filistinlilerin yalnızca hayatta kalma değil, siyasal özne olarak var olma çabasının ürünüdür.

Sonuç olarak Gazze’deki ateşkes, mevcut hâliyle barışa değil; İsrail istisnacılığıyla beslenen, insani alanı tasfiye eden ve hiyerarşik güç ilişkilerini derinleştiren bir düzene hizmet etmektedir. Sağlık ve temel gıda gibi ihtiyaçlara Gazzelilerin erişmesini sınırlayan ve engelleyen İsrail, Gazzelilere ölümü yaşamdan daha makul gösteren bir düzen inşa etmektedir. Bu anlamda UNRWA ve MSF’ye yönelik saldırılar, bu düzenin arızi değil yapısal olduğunu göstermektedir. Diplomasi ve hukuk yolları ABD ve İsrail’i destekleyen Batılı aktörler tarafından uluslararası kurumlarda sistematik biçimde kapatıldıkça, Filistinliler için direniş kaçınılmaz olarak daha geniş, daha çok katmanlı ve daha süreklilik arz eden bir nitelik kazanmaktadır. Bu gerçeklik göz ardı edildiği sürece ateşkes yalnızca bir kelime, barış ise ertelenmiş bir ihtimal olarak kalmaktadır.



Source link

spot_img

benzer haberler

spot_img