Sosyal medyada Giresun’da yalnız yaşayan yaşlı vatandaşın kapısına astığı yazı gündem oldu:
“Ben evdeyim gapıya vurun gapı açılmazsa pencerenin yanında siyah teli çek. Ölmüş olabilirim. Tek başına yaşadığım için yazdım bu yazıyı”
Hem komik hem de düşündürücü.
Boşuna dememişler “Yalnızlık Allah’a mahsus” diye.
Yalnızlık bebek doğumlarının azaldığı, yaşlı nüfusun hızla arttığı günümüz dünyasında küresel bir sorunu.
2010 yılından bu yana dünyanın en zengin 30 ülkesinden 26’sında yalnız yaşayanların oranı yükseldi.
Örneğin ABD’de son 50 yılda partneri olmayan erkeklerin sayısı iki kat artarak yüzde 50’ye ulaştı.
Kadınlarda ise bu oran yüzde 41.

Türkiye‘de de tek kişilik hane halkı sayısı 2024’te 5,3 milyonu geçti.
2015’te bu rakam 3 milyon 113 bindi.
Ülkemizde son 10 yılda yalnız yaşayanların sayısı tam yüzde 71 artış gösterdi.
Yalnızlar genelde büyük şehirlerde yaşıyor; 943 bin 363’ü İstanbul’da, 384 bin 201’i Ankara’da, 363 bin 110’u İzmir‘de ikamet ediyor.
Yalnızlık tahmin edilenden daha bir ciddi bir sağlık sorunu aslında.
Araştırmalar ‘çok yalnızım’ diyen kişilerde kronik hastalık riskinin yüzde 26 daha fazla olduğunu gösteriyor.
Bu durum, günde 15 adet sigara içmek kadar bedenimize zarar veriyor. Florida Eyalet Üniversitesi’nde 600 binden fazla kişi üzerinde yapılan analiz, yalnızlığın yaş veya cinsiyetten bağımsız olarak bilişsel bozukluk için önemli bir risk faktörü olduğunu gösterdi.
Yalnızlık hissinin Alzheimer hastalığı ve bunama riskini de yüzde 30 artırdığı ortaya çıktı.
TÜİK‘in 2022 yılı raporuna göre ülkemizde 65 yaş üzerindeki bireylerde Alzheimer hastalığı görülme sıklığı yüzde 5,5’di.
Yalnız bireyler zihinsel ve kronik hastalıklara daha fazla maruz kalıyor.
Yalnız bireylerde felç geçirme ve depresyona girme oranları da yüksek.
Türkiye’de yaşlanma oranlarındaki artış yalnız yaşayanların sayısını da artırıyor.
Daha önce de önerdiğim gibi; ülkemizde ‘yalnızlık bakanlığı’ kurulmalı.
Yalnızlıkla mücadele ve yalnız insanlara yardım için bütçede fon oluşturulmalı!
***
GÜÇLÜ DEĞİLSENİZ…
ABD hükümeti askeri bir operasyonla Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro‘yı neden kaçırdı?
Elbette Venezuela, en fazla petrol rezervine sahip ülke olduğu için. Böyle bir zenginlikten ABD’de pay istiyor!
303 milyar varil petrol rezervine rağmen Venezuela halkının genelde fakir olması büyük trajedi aslında.
Ülkenin petrol üretim kapasitesi ekonomik ve politik sorunlar nedeniyle potansiyelinin çok altında kalıyordu.
Tabii bu durum Madura’nın kaçırılmasını haklı çıkarmaz!
Venezuela’da demokrasi yokmuş, halk eziliyormuş vs. bunların dünya siyasetinde bir karşılığı yok ne yazık ki!
Hak, hukuk hangi ülkenin umurunda?

Her ülke kendi çıkarına bakıyor!
Maduro kaçırıldıktan sonra Venezuela’da yapılan sokak röportajlarından birinde bir Venezuelalı şunları söylüyordu:
“Herkesten umutlarını korumalarını istiyorum. Kafanızın, ‘Gringolar (Amerikalılar) sadece petrolü istiyor, Gringolar sadece zenginlikleri istiyor’ gibi söylemlerle doldurulmasına izin vermeyin.
O insanlara şunu soruyorum: Sizce Ruslar ve Çinliler bunca zamandır neyi istiyordu? Arepa tarifini mi?” Arepa, Venezuela’nın popüler yerel yemeklerinden biri.
Özetle vatandaş her yerde aynı; gerçeği büyük ölçüde görüyor.
Halk, Maduro’dan bıkmasa ABD kolay kolay bu operasyonu yapamazdı!
Elbette Ruslar, Çinliler de Venezuela’nın zengin yeraltı kaynaklarından nasıl faydalanırız derdindeler ama onlar ABD gibi devlet başkanı kaçırmıyorlar!
Bir ülke kendi kendini yönetemiyorsa, demokrasinin kurumlarını işletemiyorsa, yeraltı zenginlikleri de varsa Venezuela örneğinde olduğu gibi süper güçler akbabalar gibi tepenizde uçar ve fırsatını bulduğunda da üzerinize çökerler.
Askeri gücünüz kısıtlıysa, nükleer füzeniz de yoksa, süper güçlerin dediklerini yapmak zorunda kalıyorsunuz!
Yapmazsanız ‘demokrasi getiriyoruz’ yalanlarıyla ülkenizde darbe düzenliyorlar, iç savaş çıkarıyorlar.
Olmadı devlet başkanınıza suikast düzenliyorlar ya da iç siyasette şov yapmak için başkanınızı kaçırıyorlar!
***
SİYASETÇİLERİ GERİDE BIRAKAN KEDİ
Belçika Başbakanı Bart De Wever, ağustos ayında terk edilmiş Scottish Fold cinsi bir kediyi hayvan barınağından sahiplenmişti.
Daha sonra Maximus Textoris Pulcher adını verdiği bu kediyi, başbakanlık ofisinin resmi sakini olarak duyurdu ve ona bir Instagram hesabı açıldı.
Ve bu hesaptan Maximus’un pencere kenarında tembellik yaparken ya da göğsü okşanırken çekilen görüntüleri elektronik pop müzik eşliğinde yayımlanmaya başlandı.

Maximus zaman zaman siyasi espriler de yapmaya başladı.
Örneğin kasım ayında Belçika’da harcama kesintilerine karşı düzenlenen üç günlük ulusal grevin başladığı gün Maximus’un fotoğrafında oluşturulan düşünce balonunda ‘bir grev daha’ ifadesi yer aldı.
142 bin kişinin takip ettiği Maximus, şu an Belçika’daki siyasi figürler arasında en çok takip edilen ikinci hesap.
Birinci sırada ise başbakan Bart De Wever yer alıyor.
Kediler sevimli ve dikkat çekici canlılar. Eğer bir kedi Başkanlık konutunda yaşıyorsa ve ironik paylaşımlar yapıyorsa ona olan ilgi daha da artıyor.
Maximus’un varlığı en çok başbakan De Wewer’e yaradı.
Soğuk bir karaktere sahip olan De Wewer, kedisi aracılığıyla yaptığı paylaşımlar sayesinde daha sıcak, esprili bir lider olarak algılanmaya başlandı.
Yani bir halkla ilişkiler başarısından da bahsedebiliriz. Günümüzde bir siyasetçi daha çok ilgi çekmek ve sempati kazanmak istiyorsa, hayvan dostlarımızı sevmesi, sahiplenmesi ve onlara vakit ayırması gerekiyor.
***
Altyazı
“Karanlıktaysan gölgen bile seni yalnız bırakır..” (Schindler’in Listesi)



















