Dünya ekonomisi 113 trilyon doları aşıyor. Bu dev pastanın yüzde 76’sına hükmeden aktörler arasındaki jeopolitik güç ve kaynak paylaşımı öyle görünüyor ki bir ‘modus vivendi/ geçici uzlaşı’ya doğru evrilecek. Zira Suriye, Venezuela, Grönland, Gazze ve İran krizlerinde Rusya ve Çin’in sergilediği stratejik sessizlik dikkat çekiyor. Her ne kadar birbirlerini rakip olarak tanımlasalar da sonuçta dünya kaynaklarının ve ekonomisinin üçte ikisine hükmeden bu güçlerin birbirlerinin boğazına sarılmasını beklemek şu aşamada safdillik olur.
Zaten IMF’nin ekonomik tablosu büyük aktörler arasındaki ‘gökdelen kardeşliği’ni rakamlarla deşifre ediyor. Raporlara göre 2024’te ABD’nin küresel ekonomik pastadaki payı 29 trilyon 840 milyar dolar, Çin’in 19 trilyon 790 milyar dolar, AB’nin 16 trilyon dolar.
Bunlara 4’er trilyon dolarlık Hindistan ve Japonya ile 2 trilyon 174 milyar dolarlık Rusya’yı da eklediğimizde sayısal resim tamamlanıyor. Dolayısıyla büyük güçler arasındaki yeni küresel konsensüsü en çok krizlerdeki tavır ve tutumlarından anlıyoruz. Eski nüfuz paylaşımı, statü ve roller yeniden dizayn ediliyor.
***
Nitekim Ukrayna savaşında ABD ve Rusya’nın Avrupa’yı ‘by-pass’ eden yaklaşımları iki gücün sadece Doğu Avrupa’daki ittifakını değil çok kutuplu yeni sürecin yeni küresel normunu da gözler önüne seriyor. Bir bakıma Ukrayna’ya karşılık Rusya da Suriye, İran ve Venezuela‘da tavizlerde bulundu. Fakat İran dosyasının çözüme kavuşturulması biraz daha zaman alacak gibi görünüyor. Çünkü küresel aktörler uzlaştıktan sonra yeni normun hayata geçirilmesi bir imkândan ziyade artık bir zaman meselesine dönüşüyor.
Tam da burada 1 trilyon 580 milyar dolarlık ekonomik cirosuyla Türkiye’nin jeopolitik dengelerde AB, Hindistan, Japonya ve hatta Çin’den daha ağır basması dikkat çekiyor. Ezberleri bozan bu pozisyon tarihte ender görülen bir küresel eksen kaymasına da işaret ediyor.
Çünkü büyük güçler anlaşmalarına rağmen AB’ye yaptıkları gibi Türkiye‘yi ne Suriye ne Gazze ne Libya ne Somali ne Sudan ne de Karabağ’da ‘by-pass’ edebildi.
***
Bilakis ülkemizin sergilediği siyasi ve askeri kararlılık onu küresel jeopolitik mücadelenin en kilit aktörü haline getirdi. Türkiye’nin farkı küresel değişimi en iyi şekilde kavrayarak bunu hem kendi milleti ve bölgesi için hem de insanlık için bir fırsata dönüştürebilmesidir.
Zira yerinde ve zamanında yaptığı hamlelerle küresel ve bölgesel siyasette destanlar yazan Türkiye’nin sergilediği değişim hızı çevresindeki hızdan hep daha ileride oldu.
Unutmayalım ki stratejide zaman tıpkı fizikte olduğu gibi görecelidir. Eğer dönüşüm, adaptasyon ve entegrasyon süratiniz küresel siyasetteki değişim aşamalarından daha yavaşsa geriye gidersiniz. Geride kalırsınız. Geriye düşersiniz. Masada değil menüde yer alırsınız.
Bunun en bariz örnekleri hem halklar hem de devlet düzeyindeki küresel değişim ve dönüşüm hızına ayak uyduramayan eski Suriye ile şu anki İran, AB ve İsrail’in hali pürmelalidir. İşte evdeki hesabı çarşıya uymayanlar ne kadar mali, askeri, ideolojik ve stratejik güce sahip olursa olsun zamanın hızına ve değişimine yenilirler. Geriye düşerler. Buna kısaca siyasetin izafiyet teorisi diyebiliriz.


















