Türkiye’nin tarihsel, kültürel ve dini etkileşim içinde olduğu ülkeler düşünüldüğünde, genellikle yakın coğrafyasında yer alan Orta Doğu, Balkanlar ve Orta Asya ön plana çıkar. Bununla birlikte, küreselleşmenin etkisi ve Müslüman nüfusun dünya genelindeki dağılımına bakıldığında, Afrika’dan Güney ve Güney Doğu Asya’ya kadar Türkiye’den coğrafi olarak uzak, ancak tarihi ve dini açıdan yakın ilişki kurulabilecek ülkeler bulunuyor. Güney ve Güney Doğu Asya’yı jeopolitik açıdan bir bütün olarak düşünürsek, kendimize şu soruyu sorabiliriz: “Endonezya, Malezya, Pakistan bizim neyimiz olur?” Bu soru, Malezya Başbakanı Enver İbrahim’in geçtiğimiz günlerdeki ziyareti dolayısıyla bugün daha anlamlı.
Öncelikle, Endonezya ve Malezya gibi Güneydoğu Asya ülkeleri ile Pakistan, Osmanlı döneminden itibaren Türk dünyası ile farklı derecelerde etkileşim içinde olmuşlardır. Örneğin, 16. yüzyılda Açe Sultanlığı (bugünkü Endonezya’nın Sumatra Adası’ndaki bölgesi), Portekiz saldırılarına karşı Osmanlı’dan askeri ve teknik destek talebinde bulunmuştu. Aynı şekilde, Güney Asya’da Bengal ve Sind bölgelerinde de Osmanlı’nın kültürel ve siyasi etkisi çeşitli vesilelerle bir ölçüde hissedilmişti. Tarih boyunca devam eden hac yolculukları, deniz ticareti ve dini bağlar sayesinde de Malezya ve Endonezya’nın yerel sultanlıklarıyla kültürel alışveriş sürmüştü. Pakistan cephesine bakıldığında ise tarihsel olarak Hint Alt Kıtası Müslümanlarının Osmanlı’ya olan ilgisi ve Osmanlı son dönemlerinde baş gösteren Hilafet Hareketi, Türk-Pak dostluğunun temellerini atmıştır. Pakistan’ın 1947’de bağımsızlığını kazanması sonrasında da bu dostluk, özellikle uluslararası platformlarda siyasi destek ve dayanışma şeklinde devam etmiştir. Türkiye’nin de bağımsızlık sonrasında Pakistan’ın diplomatik tanınma süreçlerinde olumlu katkısı olduğu hatırlanmalıdır. Tüm bunlar, coğrafi mesafeye rağmen Türkiye ile söz konusu üç ülke arasında güçlü bir tarihi hafıza ve dayanışma geleneğine işaret eder.
Bölgesel Meselelerde İttifakların Zorluğu
Ancak bu ülkeler Türkiye’nin yakın coğrafyasında yer almıyor. Türkiye, bölgesel güç olmanın gereklerine uygun olarak Orta Doğu, Doğu Akdeniz, Balkanlar ve Kafkasya gibi komşu veya yakın bölgelerde varlığını ve etkinliğini öncelikle sürdürüyor. Dolayısıyla, bölgesel krizlerde ya da jeopolitik gelişmelerde bu ülkelerle birlikte hareket etmek, pratik düzeyde her zaman kolay olmuyor.
Pakistan ise Türkiye açısından Orta Doğu’ya nispeten daha yakın konumda bulunsa da coğrafi koşullar ve çevresindeki Hindistan, Afganistan ve İran gibi bölgesel faktörler nedeniyle jeopolitik dinamikler bakımından farklılaşıyor. Mesela, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki enerji politikası ya da Suriye’deki etkinliği, Pakistan’ın bölgesel dinamikleriyle neredeyse hiçbir ilgiye sahip değil. Benzer şekilde Pakistan’ın Keşmir meselesi, Hindistan ile ilişkileri ve Afganistan kaynaklı güvenlik sorunları gibi öncelikleri de Türkiye’nin gündeminden çoğunlukla uzak kalıyor. Tüm bu faktörler göz önünde bulundurulduğunda Endonezya, Malezya ve Pakistan ile “bölgesel” bir ittifak inşa etmek son derece zor görünüyor. Ne var ki bu durum, söz konusu ülkelerle işbirliğinin imkânsızlığı anlamına gelmez. Bölgesel politikalar yerine küresel ölçekte meselelere karşı işbirliğinin daha öne çıkacağı anlamına gelir.
Küresel Meselelerde Ortak Paydalar
Günümüz dünyasında, ülke ve bölge sınırlarını aşan çok sayıda küresel mesele olduğu açıktır. Ekonomik kalkınma, iklim değişikliği, göç hareketleri, enerji güvenliği, salgın hastalıklar ve uluslararası kuruluşlardaki temsil gibi konular, devletlerin gittikçe artan biçimde ortak eylem arayışına girmesine yol açıyor. Türkiye, Endonezya, Malezya ve Pakistan gibi nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ve bölgesel olarak etkili konumda bulunan ülkeler, bu konularda hem kendi toplumlarının hem de uluslararası toplumun çıkarları doğrultusunda ortak hareket edebiliyor ve bunu güçlendirme arayışında oluyor.
Örneğin, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), bu ülkelerin tamamının üyesi olduğu uluslararası bir platform. İİT bünyesinde, Filistin meselesi başta olmak üzere, İslam dünyasını ilgilendiren siyasi ve insani konular tartışılıyor, ortak kararlar alınıyor. Ancak İİT örneğinde de olduğu gibi bu tür örgütler genellikle çok seslilik sebebiyle etkisiz kalabiliyor. Tam da bu noktada, son dönemde Türkiye ile Malezya arasında geliştirilen ikili işbirliği gibi çok taraflı platformların sınırlılıklarını aşan daha işlevsel bir işbirliği modelinin gereği ortaya çıkıyor.
Geçtiğimiz günlerde Malezya Başbakanı Enver İbrahim’in Türkiye ziyareti sırasında, iki ülke arasında Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi‘nin ilk kez toplanması, ilişkilerin sembolik dostluk düzeyinden çıkarılarak düzenli, kurumsal ve stratejik bir çerçeveye taşındığını gösteriyor. Bu adım, Türkiye’nin Güneydoğu Asya’daki Müslüman ülkelerle ilişkilerinde artık “geçici temaslar” yerine kalıcı koordinasyon mekanizmalarını tercih ettiği anlamına geliyor.
Çok taraflı kuruluşların etkisizliği ve verimsizliğine karşın, ikili ilişkiler coğrafi mesafeye rağmen daha hızlı ve etkili sonuçlar doğurabiliyor. Örneğin, Türkiye ile Malezya arasındaki serbest ticaret anlaşması, ikili ticari ve ekonomik ilişkilerin güçlendirilmesini amaçlar. Nitekim son ziyaretle birlikte taraflar, ikili ticaret hacmini orta vadede 10 milyar dolar seviyesine çıkarma hedefini yeniden teyit etmiş, savunma sanayii, yatırım, teknoloji ve eğitim alanlarında işbirliğini derinleştirme iradesini açık biçimde ortaya koymuştur.
Türkiye’nin savunma sanayii alanındaki son dönemlerdeki atılımı, insansız hava araçları üretimi ve teknoloji transferleri de bölge ülkeleri tarafından takip edilen, ilgi duyulan konulardır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bölgeye Şubat 2025’teki ziyaretleri de bunu kanıtlar nitelikte anlaşmalarla ve işbirlikleriyle sonuçlanmıştır. Malezya Başbakanı Enver İbrahim’in Ankara ziyareti ise bu sürecin tek taraflı değil, karşılıklı ve eşgüdümlü biçimde ilerlediğini göstermesi bakımından önemlidir. Dolayısıyla uluslararası güç rekabetinde son derece önemli bir yere sahip olan savunma sanayii gibi alanlardaki işbirlikleri, ülkeler arası siyasi diyalog ve güveni artıran önemli bir faktördür. Tüm bu işbirliği kanalları, küresel meselelerde ortak duruş sergileme imkânlarını doğuruyor. Ezcümle, coğrafi mesafe güvenlik temelli bir bölgesel ittifakı kısıtlamakla birlikte, küresel ölçekli meselelerde ortak hareket etme imkânlarını ortadan kaldırmıyor.
Türkiye’nin Küresel Güç Olma Yolunda Katkıları
Türkiye, son yıllarda dış politikada “bölgesel güç” algısından öteye geçerek, küresel ölçekte etkili bir aktör olma yönünde adımlar atıyor. Bu hedef doğrultusunda, coğrafi yakınlık gözetmeksizin çeşitli bölgelerdeki Müslüman ülkelerle işbirliğini artırmak stratejik bir anlam taşıyor. Zira Müslüman nüfusun önemli bir kısmının yaşadığı Endonezya, Malezya ve Pakistan gibi ülkeler, uluslararası arenada belli bir nüfuza ve ekonomik güce de sahiptir.
Endonezya, dünyada en fazla Müslüman nüfusa sahip ülke konumundadır. Yaklaşık 280 milyonluk nüfusu ve Güneydoğu Asya’nın en büyük ekonomilerinden biri olması, onu küresel pazarda ve uluslararası örgütlerde etkili kılıyor. Malezya, kişi başına düşen milli gelir ve ihracat performansı itibarıyla Güneydoğu Asya’da önemli bir konumdadır ve İslam dünyası içerisinde ekonomik olarak hayli gelişmiş bir profile sahiptir. Pakistan ise nükleer güç olmasının yanı sıra, yaklaşık 250 milyon nüfusuyla uluslararası arenada dikkate değer bir aktördür.
Malezya ile geliştirilen stratejik ortaklık mekanizması, Türkiye’nin bu üç ülke içinde özellikle Güneydoğu Asya ayağında daha sistematik ve sürdürülebilir bir ilişki modeli inşa etmeye başladığını gösteriyor. Bu model, ilerleyen dönemde Endonezya ve Pakistan’la ilişkiler için de örnek teşkil edebilecek bir çerçeve sunuyor.
Bu ülkelerle geliştirilecek ilişkiler, Türkiye’nin hem İslam dünyasındaki konumunu pekiştirme hem de Asya-Pasifik bölgesiyle ilişkilerini derinleştirme imkânı sunar. Türkiye’nin yumuşak güç unsurları (eğitim kurumları, kültürel diplomasi, insani yardım faaliyetleri vb.) yoluyla bu ülkelerdeki imajını güçlendirmesi, ileride kurulacak daha sağlam siyasi ve ekonomik ilişkilere zemin hazırlar. Özellikle öteden beri yapılagelen Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) ile diğer kurumların bu coğrafyalardaki kalkınma projeleri, Türkiye’ye pozitif bir algı kazandırıyor. Aynı durum, Pakistan’la geliştirilen askeri eğitim işbirlikleri ve insani yardımlar için de geçerlidir.
İkili İlişkileri Güçlendirmek, Küresel Meselelerde Beraber Hareket Etmek
Bütün bu değerlendirmeler ışığında, “Bu ülkeler bizim neyimiz olur?” sorusunu, “Küresel meselelerde ortak paydada buluşabileceğimiz ve ikili ilişkilerimizi günümüz dünyasında daha da güçlendirme imkânına sonuna kadar sahip olduğumuz tarihsel ve kültürel bağlarımızın güçlü olduğu dost ülkeler” olarak yanıtlamak mümkündür.
Coğrafi uzaklık, bölgesel konjonktürde güçlü bir askeri ya da siyasi ittifak kurmayı elbette sınırlar. Ne var ki küresel düzeyde, İslam coğrafyasının nüfusu en yüksek ülkeleri arasında yer alan Türkiye, Endonezya, Malezya ve Pakistan; din, kültür ve ortak sorunlara yaklaşım noktasında büyük bir potansiyel taşıyor. Malezya Başbakanı’nın Türkiye ziyareti, iki ülke arasındaki işbirliği potansiyelinin artık bir temenni olmaktan çıkıp somut dış politika haline geldiğini gösteriyor.
Sözün özü Endonezya, Malezya ve Pakistan ile Türkiye arasındaki birliktelik, bölgesel meselelerde değil ama küresel konularda çok daha anlamlıdır. Özellikle Türkiye-Malezya ilişkilerinde gözlemlenen stratejik derinleşme, bu yaklaşımın uygulanabilirliğini fiilen ortaya koyuyor. Bu güç birliği, Türkiye’nin küresel meselelerde etki alanını genişletmesini ve uluslararası karar alma mekanizmalarında daha güçlü bir konum elde etmesini destekleyecektir. Dolayısıyla “Endonezya, Malezya, Pakistan bizim neyimiz olur?” sorusu, gündelik bölgesel gelişmelerin ötesinde, Türkiye’nin uzun vadeli küresel stratejisi bağlamında cevaplanmalıdır.


















