Yüzyılın afeti olarak tanımlanan Kahramanmaraş Merkezli 6 Şubat depremlerinin yıldönümündeyiz. Hafıza tazelemekte yarar var. 11 şehri derinden etkileyen depremlerde çok sayıda can kaybı oldu. Bu büyük acılarla birlikte geride kalanlar için şehirleri ayağa kaldırma, hayatları kurma ve en önemlisi yıkılan evleri, işyerlerini yapma gibi zorunluluklar vardı.
Milletçe seferberlik ilan ettiğimiz “seçimlere yakın” günlerde tüm siyasi partiler, yöneticileri ellerindeki her imkânla şehirlerin ayağa kalkmasına, yaraların sarılmasına, geride kalanların hayata tutunmasına katkı vermek üzere ellerini taşın altına koyacaklarını vadettiler. Bu hayırlı, gurur verici bir yaklaşım idi ve milletimize çok yakışan bir duruş idi. Mamafih, depremin sıcaklığı sona erince, seçimler gerçekleşince sahadan birer ikişer çekilenler arasında önce ana muhalefeti gördük…
Deprem bölgesinden de seçimlerden de umduklarını bulamamanın “üzüntüsü” içerisinde, depremzedeleri tahsis ettikleri konutlardan çıkarmaktan yaptıkları yardımları başa kakmaya varan pek çok dengesiz hareketlerle karşılaştığımızı düşünürken aslında kendi normalleri ile davrandıklarını da müşahede ettik. Çünkü, bu hali anlamak için siyasetin ve özellikle de yerel yönetimlerin geçirdiği dönüşüme odaklanmak lazım. Bu dönüşüm bize, klasik belediyecilik anlayışının ötesinde yeni bir siyasi ve idari yaklaşımın ortaya çıktığını göstermektedir.
Burada da iki ana nokta önemlidir. Birincisi, yaşadığımız acıların daha katlanılır olmasında, yaraların sarılmasında yerel yönetimlerin nasıl bir sınav verdiğidir. Özellikle her şeyi vaat eden ama somut eserleri deprem bölgesinde görülmeyen ana muhalefet partisinin genel başkanının son günlerde tüm vicdanları rahatsız eden açıklamaları aslında meseleye nasıl yaklaştıklarını göstermektedir. Hem yapmayıp hem de yapılanları bu ölçüde küçümsemeye çalışmak hiç de normal olmasa gerektir. Şükür ki, deprem illerinde Hükümetçe 455 bin konut yapılmış ve hak sahiplerine teslim edilmiştir. Şehirler yeniden canlanmıştır. Ana muhalefetin tenkidinin bir yeri anlamı olmadığı, olmayacağı da ortaya çıkmıştır.
Mamafih burada önemli olan bir başka husus daha vardır. O da, ülkemizin hemen her yerinde afet tehlikesinin ve tehdidinin varlığıdır. Bu kadar büyük bir tehdit ve tehlike varken, ülkemizde en büyük nüfuslu illerde, ilçelerde yerel yönetim görevi üstlenmiş olan ana muhalefetin afet hazırlık çalışmaları üzerinde durmak gerekmektedir…
Ancak durum nedir diye baktığımızda manzara çok da iç acıcı görünmemektedir. Belediyeler şayet yaparlarsa yol, su, kanalizasyon ve imar üreten teknik kurumlar olmalarının yanı sıra kamusal görünürlük ve toplumsal algı üreten aktörler haline gelmiştir. Bu dönüşüm, elbette küresel ölçekte “yeni kamu yönetimi” ve “iletişimsel yönetişim” olarak adlandırılan eğilimlerle uyumludur. Ancak CHP’li belediyelerle birlikte bu eğilim, özgün bir biçim almış ve yerel yönetimlerin önemli bir bölümünde kurumsal kapasite üretmek yerine algı üretmeye dayalı bir belediyecilik tarzının yerleşmesine yol açmıştır. Bu tarzın gerçek sınavı, rutin hizmet sunumunda, ama özellikle olağanüstü durumlarda, afetlerde kendisini göstermektedir. Çünkü afetler, olağanüstü haller; yönetimin bütün süslerini, söylemlerini ve vitrinlerini sökerek geriye çıplak organizasyonel gerçekliği bırakıyor.
Afet sosyolojisi ve kriz yönetimi literatürü, büyük ölçekli felaketlerin toplumsal ve kurumsal sistemler için bir tür “stres testi” işlevi gördüğünü vurgular. Normal zamanlarda işleyen ya da işliyor gibi görünen yapılar, kriz anında ya dayanıklılık gösterir ya da çöker. Belediyeler açısından bu, kaç nitelikli personelin, kaç işe yarar aracın, kaç ihtiyaca binaen deponun, kaç toplanma alanının ve hangi yetki mekanizmalarının gerçekten var olduğunun ortaya çıkması demektir.
Afet anında belediye başkanının ne söylediği değil, belediyenin neyi yapabildiği belirleyici olur. Bu nedenle afetler, siyasal iletişim ile yönetsel kapasite arasındaki farkı en keskin biçimde görünür kılar. Algı belediyeciliği, tam da bu farkın sistematik olarak örtülmesi üzerine kuruludur. Bu modelde yerel yönetim, bir kamu hizmeti üreticisi olmaktan ziyade bir “kamusal anlatı üreticisi” gibi davranır. Başarı, yapılan işin nesnel çıktılarıyla değil, o işin nasıl sunulduğuyla ölçülür. Sosyal medya stratejileri, reklam kampanyaları, sürekli tekrar edilen sözümona başarı hikâyeleri ve görsel üretim, kurumsal gerçekliğin önüne geçer.
Belediyenin temel kaynakları, arama kurtarma ekiplerine, lojistik altyapıya ya da kriz yönetim merkezlerine değil; iletişim birimlerine, organizasyonlara ve sembolik projelere yönelir. Bu durum, kısa vadede güçlü bir siyasal etki oluşturabilir ancak uzun vadede kurumsal bir boşluk üretir. Algı, kapasitenin yerine geçmez, sadece yokluğunu bir süre gizler. Afet yönetimi bu gizlenmiş boşluğu açığa çıkarır. Deprem, sel ya da büyük bir yangın meydana geldiğinde, belediyelerin karşı karşıya kaldığı sorunlar iletişimsel değil, lojistiktir. İnsanların nereye gideceği, nerede barınacağı, nasıl besleneceği, yaralıların nasıl taşınacağı, enkazın nasıl kaldırılacağı gibi son derece somut ve teknik sorular ve sorunlar söz konusudur. Bu soruların cevabı, yıllar boyunca biriktirilmiş kurumsal kapasite varsa mümkündür. Araç parkı, eğitimli personel, tatbikat kültürü, veri tabanları, depo ağları ve kurumlar arası koordinasyon mekanizmaları, bir belediyenin gerçek gücünü oluşturur. Bu unsurlar yoksa, en etkileyici iletişim stratejisi bile bir şehri felaketten koruyamaz.
Türkiye’de son yıllarda yaşanan büyük afetler özellikle Kahramanmaraş Merkezli 6 Şubat Depremleri, belediyeler arasındaki bu kapasite farklarını çarpıcı biçimde görünür kılmıştır. AK Partili yerel yönetimler, binlerce personeli, yüzlerce aracı ve tonlarca malzemeyi kısa sürede sahaya sürebilmiş, barınma, beslenme ve arama kurtarma hizmetlerini organize edebilmiştir. Ülkenin en büyük Büyükşehir belediyelerinin, il ve ilçe belediyelerinin çoğunu elinde bulunduran CHP yok denecek düzeyde kalmış, siyaset literatürüne de “deprem turisti” kavramını yerleştirmiştir… Seçim döneminde vermiş oldukları hiçbir sözü tutmadıkları gibi, deprem sonrası yıllarda sahada hiç görünmemişlerdir.
Bu tablo, bir ideoloji ya da siyasi tercih farkından, anlayış, yaklaşım tarzından olduğu kadar yıllar boyunca biriktirilmiş ya da biriktirilmemiş kurumsal kapasiteden de kaynaklanmaktadır.Burada kritik olan nokta, belediyelerin afetlerle ilgili söylemleri ile fiili yatırımları arasındaki ilişkidir. Bir yerel yönetimin afetlere hazırlıklı olduğu iddiası, bütçesinde bu alana ayırdığı payla, sahip olduğu ekipmanla ve istihdam ettiği uzman personelle doğrulanır. Yani, ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz…
Afet birimleri kâğıt üzerinde varsa, toplanma alanları imar planlarında görünür ama sahada otopark ya da alışveriş merkezine dönüşmüşse, kriz merkezleri tabeladan ibaretse, ortada gerçek bir hazırlık yoktur. Algı belediyeciliği, tam olarak bu tür sembolik düzenekler üzerinden işler. Kurum, varmış gibi görünen ama işlemeyen bir afet kapasitesi üretir. CHP’nin yerel yönetim anlayışında belediye, kamusal hizmet üretmekten çok, siyasal algı üretmekle meşgul. Başarı, kaç kilometre yol, kanalizasyon, altyapı yapıldığıyla, kaç bina güçlendirildiğiyle, kaç binanın kentsel dönüşüme tabi tutulduğu ile ya da kaç kurtarma ekibi eğitildiğiyle değil; ne kadar görünür olduğu, ne kadar konuşulduğu ve ne kadar beğeni topladığıyla ölçülmektedir. Reklam, tanıtım, organizasyon ve sembolik projeler öncelikli hale gelmiştir, çünkü siyasal varlık, büyük ölçüde bu görünürlük üzerinden yeniden üretilmektedir. CHP’nin belediyecilik pratiğinde afet yönetimi bir lojistik ve mühendislik problemi, bir yönetim kudreti değil, bir anlatı kurma anı olarak görülmektedir.
AK Parti’nin belediyecilik anlayışında başarı, iletişimsel değil, operasyonel bir kategoridir. Kaç arama kurtarma personeli vardır, kaç araç çalışır durumdadır, kaç mahallede afet sonrası ilk 24 saati yönetebilecek altyapı mevcuttur gibi sorular belirleyicidir. Bu modelde bütçeler reklama değil, depoya; tanıtıma değil, envantere; sembollere değil, personele harcanır. AK Parti açısından afetler, bir performans sahnesi değil, bir yönetim sınavıdır. Belediye başkanının ya da yöneticilerin görünürlüğü değil, sistemin çalışırlığı önemlidir. Kriz anında karar alma yetkileri önceden tanımlanmıştır, kurumlar arası koordinasyon mekanizmaları önceden test edilmiştir, lojistik zincirleri kurulmuştur.
Normal zamanlarda bu fark belirsizleşebilir; çünkü algı, kapasite eksikliğini bir süreliğine örtebilir. Ancak büyük bir afet geldiğinde bu iki yaklaşım arasındaki uçurum dramatik biçimde ortaya çıkmaktadır. Hızla görünür olan o hızla da çaresizleşir, daha çok iş yapan ise az konuşur. Bu nedenle afetler, siyasal ve yönetsel anlayışların turnusol kâğıdıdır. Hangi belediyenin gerçekten kamu kurumu gibi çalıştığı, hangisinin bir iletişim makinesine dönüştüğü bu anlarda açığa çıkar. Çünkü felaket anında algı dağılır ve geriye yalnızca kurumsal gerçeklik kalır.
Son söz, Hatay’da Anadolu’nun ilk camii Habib’i Neccar’da ibadet mümkün, Antakya Ulu Cami’i için biraz daha beklemek gerekecek… Peki neden?


















