Savaşın yarattığı belirsizlik ortamında piyasalar yön bulmaya çalışırken, Merkez Bankası faizlere dokunmadı. Bazı iktisatçılar, politika faizinin artması gerektiği fikrini yaymaya çalışıyorlar. Ama mevcut ortamda paniğe kapılıp politika faizini artırmanın lüzumu yok
ABD–İsrail–İran arasındaki savaş, ekonominin en sıcak gündemi olmayı sürdürüyor. Tarafların açıklamaları kafa karıştırıcı. Özellikle Amerikalı yetkililerden birbiriyle çelişen açıklamalar geliyor. Görünen o ki ABD, sığ bir strateji ve kurumlar arası zayıf koordinasyonla bu işe girişmiş. ABD kısa sürede bu işin içinden sıyrılmak isterken, İsrail onu daha da dibe çekme derdinde.
Piyasalar bir süreliğine savaşın kısa süreceği beklentisine kapılıyor; ancak ardından gelen bir açıklama algıyı bozuyor. Bu belirsizlik ortamında piyasalar yön bulmaya çalışıyor.
Sıcak jeopolitik gündem içerisinde haftanın bizim açımızdan en kritik ekonomik verisi, Merkez Bankası‘nın faiz kararıydı. İki ay öncesine kıyasla yıl sonu enflasyon beklentilerinde iyimserlikten uzaklaştık. Ocak ve şubat ayı enflasyon rakamları beklenenden yüksek geldi. Bir de üzerine küresel enerji fiyatlarını etkileyen bir savaş çıktı.

BAŞKA POLİTİKA BİLMEYEN İKTİSATÇILAR
Bu gelişmeler, Merkez Bankası’nın mart toplantısında politika faizine dokunmayacağı beklentisini güçlendirmişti. Öyle de oldu. Politika faizi yüzde 37’de, gecelik vadede borç verme faiz oranı ise yüzde 40’ta sabit tutuldu. Merkez Bankası, mart ayının başında aldığı kararla bir haftalık repo ihalelerine zaten geçici olarak ara vermişti. Böylece fiilen fonlama maliyeti yüzde 37’den yüzde 40’a yükselmişti. Jeopolitik şokun döviz kurları ve bu kanaldan enflasyon üzerinde ani hareketlilik oluşturmaması adına bu kararı makul olarak değerlendirebiliriz.
Merkez Bankası politika faizini artırıp kendini uzun süre yüzde 40’a bağlamak istemedi. Gelişmeleri takip edip daha esnek bir yöntem olan gecelik vade üzerinden fonlama maliyetini belirlemeyi tercih etti. İşlerin yoluna girdiği senaryoda yeniden yüzde 37’ye geri dönmek bu yöntemle daha kolay.
Bazı iktisatçılar, politika faizinin artması gerektiği fikrini yaymaya çalışıyorlar. Kuraklık da olsa, savaş da çıksa akıllarına ilk olarak politika faizi artırmak geliyor. Sesleri şimdilik çok çıkmadı ancak karınlarından konuşmaya başladılar.
Koşulların nereye evrileceğini öngörmek zor. İleride belki politika faizini artırmamız gereken bir süreçle de karşılaşabiliriz. Ama mevcut ortamda paniğe kapılıp politika faizini artırmanın lüzumu yok. Enflasyonu tehdit eden unsur şu an talep değil; arz yönlü bir baskı. Bu koşullarda politika faizini artırmak çözüm getirmez. Panik karar, ekonomiyi stagflasyona sürükleyebilir. Bu da hem yüksek enflasyon hem de ekonomik durgunluk anlamına geliyor.

EŞGÜDÜM SAĞLANABİLDİ
Şu ortamda para politikası belirlenirken üretim koşulları göz ardı edilmemeli. Üç yıla yaklaşan yüksek faiz ortamı sanayi sektörünü zaten hırpaladı. Sektör toparlanma emareleri gösterse de henüz kendine gelemedi. Enflasyonun hedeflenen hızda aşağıya inmemesinin nedeni para politikasının yeterince sıkı olmaması değil. Bu işin bir yarısında para politikası varsa, diğer yarısında maliye politikası, arz yönlü yapısal politikalar ve ekonomik aktörlerin psikolojisini yönetmek var. Bu ikinci kısmı ilgilendiren hamleleri atmakta geç kaldık.
Haneleri ve reel sektörü enflasyonun düşeceğine yeterince ikna edemedik. Devlet, 2026 için yeniden değerleme oranı beklenen enflasyona uyumlu biçimde belirledi. Keşke bu uygulama geçen sene de yapılmış olsaydı. Para politikası ile maliye politikası arasında eşgüdüm gecikmeli olarak sağlanabildi.
***
YAPISAL POLİTİKALARIN TEMEL ALANLARI
Enflasyonun bir tarafı tüketimle ilgiliyse öte tarafı da üretimle ilgili. Yapısal politikalar bu yüzden kritik. Yapısal politikalar denilince insanların zihinlerde net bir resim oluşmayabiliyor. Akıllara hep karmaşık konu başlıkları geliyor. Oysa yapısal politikaların ince hesaplar ve derin stratejiler gerektiren boyutları olduğu kadar daha basit bir yaklaşımla ele alınması gereken alanları da var. Buna ilişkin tarım ve hayvancılıktan örnekler vereyim.
Ülkenin farklı bölgelerindeki besicilerin büyükbaş hayvanları pislik ve çamur içinde yaşamaya zorladıklarına ilişkin görüntüler sosyal medyada önünüze düşmüştür. Besicilerin amacı akıllara ziyan: Hayvanların hareket kabiliyetini kısıtlayıp daha fazla kilo almalarını veya ısınmalarını sağlamak. Bu şekilde hayvancılık sektöründen verim alınabilir mi? İşin bereketi olur mu?
Tarıma baktığımızda orada da farklı sorunlar görüyoruz. Geçtiğimiz yıl zirai don, özellikle meyve üretimini vurmuştu. Zirai don gibi doğa olayları engellenemez. Ama tedbir alınabilir. Erken uyarı, ısıtma ve sulama teknolojileri, bu iş için var.
Tarım ve hayvancılıkta yüksek verimle çalışan ülkeler, asıl bu temel alanlarda fark ortaya koyuyor. Yurtdışındaki hayvan çiftliklerindeki temizlik standartları ve tarım arazilerinde kullanılan teknoloji seviyesini bazen plazalarda bile göremezsiniz.
AKSİYON ALMAYA CESARET ETMEK
Buralardaki eksiklerimizi gidermeye dönük politika tedbirleri o kadar sofistike değil. Yapılması gereken; sorunları tespit etmek, aksiyon almaya cesaret etmek ve kararlı olmak. Yetiştiricilerin ve çiftçilerin eğitim seviyesini yükseltmeliyiz. Gençler için bu alanların cazibesini artırarak tarım ve hayvancılıkta yaş ortalamasını aşağıya çekmeliyiz. Ve tabii ki finansman ve nitelikli teşvik imkânlarını çeşitlendirmeliyiz.
Buraları geliştirmede geç kalındığında ise bazı iktisatçılar işin kolayına kaçıp hemen “faiz artıralım” mavrasına yöneliyorlar.


















