Saplantının modern yüzü – İLKER GEZİCİ

spot_img


Emily Brontë’nin 1847 yılında yazdığı tek romanı Wuthering Heights – Uğultulu Tepeler, modern bir uyarlamayla yeniden beyazperdede. Eser, sinema tarihinde defalarca uyarlanmış olsa da Emerald Fennell’in 2026 tarihli versiyonu, Margot Robbie ve Jacob Elordi’nin başrolleriyle yeni bir tartışma alanı açıyor. Film, kimsesiz bir çocuğun zengin bir aile tarafından evlatlık alınmasıyla başlıyor. Catherine, kendisine oyun arkadaşı geldiği için sevinir ve ona, sanki bir köpek sahiplenmiş gibi, kendi seçtiği ismi verir: Heathcliff. Ancak çocuk evde şiddet görür, Catherine’in hatalarını bile üstlenir. Kardeşlikten başlayan bağ, önce sıkı arkadaşlığa ilerleyen yıllarda da saplantılı bir aşka dönüşür. Catherine, hem ailesini hem de kendini kurtarmak için zengin biriyle evlenmek zorunda kalır; kalbi Heathcliff’te olsa da evliliği seçer. Masalsı bir hayat sürmeye başlar: bir eli yağda, diğeri balda; hizmetçiler dört bir yanında. Kendi evinden getirdiği yardımcısı da hikâyede kilit bir rol üstlenir. Ancak “rahat battı” derler ya, ikili birbirlerini yeniden bulur. Heathcliff ise yıllar sonra zengin bir adam olarak geri döner; bir zamanlar fakir ama gururlu, beğenilmeyen o genç şimdi gövde gösterisi yapmaktadır. Eski defterler açılır, yasak aşk zirveye çıkar. İntikam ve tutku iç içe geçer. Ne evliliğinden ne de çocukluk aşkından kopabilen Catherine, seçim yapmak zorunda kalır. Eşinden mutsuz olsa da evliliğini sürdürmeyi seçince bardak taşar. Heatcliff, adamın kardeşini kaçırıp evlenir; genç kızı kullanır, eziyet eder. Güya Catherine’den intikam almaktadır. Bu saplantılı aşk, Catherine’in hastalanıp ölmesiyle nihayete erer.

GÖSTERİŞ VAR DERİNLİK YOK

Kendisi de daha önce oyunculuk yapan Danimarkalı Kız ve The Crown dizilerindeki performansıyla tanınan 1985 doğumlu Emerald Fennell daha sonra senarist ve yönetmen kimliğiyle adından bahsettirdi. Hatta 2020’de yazıp yönettiği Promising Young Woman ile En İyi Orijinal Senaryo dalında Oscar kazandı. 2023’te Saltburn filmiyle tartışmalı ama çok konuşulan bir iş ortaya koydu. Feminist bakış açısı, keskin toplumsal eleştirileri ve stilize anlatımıyla üslubunu benimseten Fennell bu filmde de hikâyeyi görsel açıdan tablo gibi karelerle sunuyor. Linus Sandgren’in sinematografisi pastoral manzaraları gotik bir atmosferle buluştururken, Charli XCX’in müzikleri klasik anlatıya modern bir kontrast katıyor. Güzel oyuncu Margot Robbie’nin Catherine yorumu, karakterin hem kırılganlığını hem de hırsını öne çıkarırken; Elordi’nin Heathcliff’i karizmatik ama karanlık bir figür olarak sahneyi domine ediyor. Bu arada Elordi’nin, ayrıca Frankenstein filmindeki performansıyla En İyi Yardım Oyuncu dalında Oscar adayı olarak gösterildiğini hatırlatayım.

Ne var ki film, saplantılı aşkı defalarca cinsellik üzerinden göstermesiyle kolaycılığına düşüyor. Uzatılan sahneler, yersiz diyaloglar ve tekrar eden tutku gösterileri bir noktadan sonra rahatsız edici hâle geliyor. Catherine ve Heathcliff’in birbirlerinden kopamayışı, farklı yollara yönelmişken hayatlarını karartma pahasına sürdürdükleri ilişki, izleyicide “yok artık” dedirten bir etki yaratıyor. Aralarındakı o tutkulu aşk seyirciye geçmiyor. Bu açıdan yapımın gösterişi var tamam ama ruhu ve derinliği yok.

Sonuçta Uğultulu Tepeler’in, görsel ihtişamıyla dikkat çekse de, saplantılı aşkı modern bir estetikle yeniden anlatma çabası zaman zaman tökezliyor. Fennell’in feminist ve sert üslubu, Brontë’nin gotik romantizmini günümüzün takıntı ve güç dinamikleriyle harmanlıyor; ancak bu harman, hikâyenin trajik yoğunluğunu kimi anlarda gölgede bırakıyor. Hatta absürtlüğe kaçan sahneler sebebiyle film olumsuz eleştirilerden kaçamıyor.


Defalarca sinemaya uyarlandı

Uğultulu Tepeler sinemaya defalarca uyarlandı ama ilginç biçimde hiçbiri romanın karanlığını ve vahşiliğini bütünüyle yakalayamadı. İlk akla gelen 1939 yapımı Laurence Olivier ile Merle Oberon’un başrolünde yer aldığı Ölmeyen Aşk ismiyle filmdir. Romanın yalnızca ilk yarısını anlatan, mekân ve ışık kullanımıyla fark yaratan film Oliver’ın ünlendiği film olur. Romanın tamamını anlatmaya en çok yaklaşan uyarlama ise Ralph Fiennes ile Juliette Binoche’nin başrolleri paylaştığı 1992 yapımı filmdir. Bu uyarlama hala en iyisi olarak hatırlanır. 2011’de Arnea Arnold imzalı uyarlama ise en radikal ve sanatsal yaklaşımıyla dikkat çeker. Filmin başrollerini ise James Hawson ile Kaya Scodelario paylaşır. Yeşilçam da bu eseri görmezden gelmez. Metin Erksan’ın yönettiği senaryosu Sadık Şendil’e ait 1966 yapımı Ölmeyen Aşk isimli filmde Hülya Koçyiğit ve Kartal Tibet, Ali ve Yıldız olarak karşımıza çıkar.


Öne çıkan filmler

Rose Byrne’ın güçlü performansıyla öne çıkan Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim (If I Had Legs I’d Kick You), modern bir annenin tükenmişliğini kara mizah ve dramla harmanlıyor. Hasta çocuğuna bakarken işini de ayakta tutmaya çalışan Linda’nın hayatı, evindeki büyük bir tesisat sorunu sonrası daha da karmaşık hâle gelir. Film, gündelik hayatın baskılarını sert ama samimi bir dille ele alıyor.

83. Altın Küre’de filmdeki eşsiz performansıyla En İyi Kadın Oyuncu (Müzikal/Komedi) dalında ödüle layık görülen başrol oyuncusu Rose Byrne, 98. Akademi Ödülleri’nde En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ına aday gösterildi.

Michael Ende’nin klasik romanından uyarlanan Momo, modern dünyanın hız ve verimlilik takıntısına karşı zamansız bir masal sunuyor.

Çevresindekileri dinleme yeteneğiyle tanınan küçük Momo, “Duman Adamlar” olarak bilinen zaman hırsızlarına karşı Hora Usta ve kaplumbağa Cassiopeia ile birlikte mücadele eder. Film, aile izleyicisine yönelik sıcak anlatımıyla zamanı gerçekten nasıl yaşadığımızı sorguluyor.

Christophe Gans’ın yönettiği Sessiz Tepe: Dönüş (Return to Silent Hill), kült korku serisini karanlık köklerine geri döndürüyor.

Hayatının aşkı Mary’yi kaybettikten sonra ondan gizemli bir mesaj alan James, Silent Hill’e geri döner. Ancak şehir artık terk edilmiş, hayaletlerle dolu bir kâbusa dönüşmüştür. Film, psikolojik korku ve hayatta kalma gerilimini serinin ikonik atmosferiyle birleştiriyor.



Source link

spot_img

benzer haberler

spot_img