Bazı etkinlikler vardır, yalnızca izlenmez; yaşanır. St. Moritz’te donmuş bir gölün üzerinde yürürken, ayaklarının altındaki buzun çıtırtısına klasik motorların sesi karışıyorsa, artık sıradan bir hafta sonunda değilsindir. Alp Dağları’nın güneşle parlayan beyaz silüeti önünde eşsiz arabaların zarafet geçişini (Concours d’Elégance) izlemek için yerimi alıyorum. Dizilen nadir klasik ve modern otomobiller, yalnızca teknik harikalar değil, adeta hareket eden sanat eserleri gibiydi. Bu yıl ilk kez verilecek Best Sound Award (En İyi Ses Ödülü) hemen fark ediliyor çünkü arabalar değişik sesler çıkartmak için buzun üzerinde hareketlerini yapıyordu. Gerçi öğrendim ki jürinin değerlendirmesi araçların özellikle motorları çalıştırıldıkları sürece dikkat ediyorlarmış. Ödül ilk gün, 1965 model Pontiac Vivant’a gitti. Hakkıydı da.

Otomobil çalışmadı adeta senfoni orkestrasıyla beraber piste doğru ilerledi. Burada halk oylaması da çok önemli. Qr kod okutup favori aracınızı belirtiyorsunuz. Yarışın her anı aslında izleyiciyi hiç yalnız bırakmıyor. Bu arada söylemeden edemeyeceğim kadınlar bu sahnede yalnızca izleyici değil, başroldeydiler. Direksiyon başındaki kadın sürücüler, otomobil dünyasının klişelerini kıran bir zarafet ve cesaretle buzun üzerinde adeta dans ettiler. Ayrımcılık yapmıyorum ama onların zarafet geçişi arabaların duruşu 5 km öteden bile hissediliyordu.

Herkes nasıldı, nasıldı diye mesaj atıyor bu yarışların sportif değeri olup olmadığı soruluyor. Dünyanın en nadir 50 otomobili, buz üzerinde sanat eseri gibi sergilendi. Koleksiyonerler, tasarımcılar ve otomobil tutkunları; Alp zirvelerinin önünde estetiği ve mirası birlikte kutladı. Jüri için seçim yapmak neredeyse imkânsızdı.

Çünkü her otomobil sadece bir makine değil, bir dönem, bir hayal, bir ruh taşıyordu. The I.C.E., otomotiv tarihini vitrine koymakla kalmıyor; yaşayan bir deneyime dönüştürüyor. O nedenle “Sportif değeri var mı?” tartışmasını ben pas geçiyorum.
TEK KARE ÖZETLİYOR
St. Moritz’te stil sadece kıyafetlerde değil; duruşta, bakışta, hatta köpeklerin üzerindeki kürk montlarda bile hissediliyor. Herkes sahnenin bir parçası burada. Ve evet… Buz pateniyle servis yapan garsonlar gerçek. Beyaz ceket, papyon, elinde tepsi pistin kenarındaki masalara servis yapan garsonlar, buranın ruhunu tek karede özetler: Ciddiyetle şakanın, aristokrasiyle oyunun buluştuğu yer.

DOĞUŞ HİKAYESİ
Her büyük fikir gibi bu özel buz gösterisi de bir anda değil, yıllar öncesinde filizlenmiş. 1980’lerin ortasında ama kökleri çok daha derinde, St. Moritz’in donmuş gölüyle kurduğu ilişkiye uzanıyor. Bu göl, bir asırdan fazla süredir spor, lüks ve doğanın iç içe geçtiği bir sahne. Cresta Run’daki skeleton yarışları, bu ruhun ilk büyük yansımasıydı. 1985’te Cresta Run’ın 100. yılı kutlanırken, bir grup İngiliz yarış üyesi başlarında İskoç Keith Schellenberg Vintage Bentley otomobilleriyle donmuş gölün üzerine çıktı. Orada bulunan otomotiv dünyasının önemli isimlerinden Marco Makaus için bir ‘aydınlanma’ anıydı.

Renkli gövdelerin beyaz sonsuzlukta oluşturduğu kontrast, yaz ruhlu üstü açık arabaların kışın ortasında meydan okuması… Hepsi bir fikir kıvılcımıydı. Bu görüntü zamanla bir vizyona ve projeye dönüştü. Belediye, Badrutt’s Palace ve uluslararası partnerlerin desteğiyle yıllar içinde hayal gerçeğe evrildi.
SANAT DA ZİRVEDE
St. Moritz’te yarışların ardından biraz tepeye tırmanarak eşsiz manzaranın olduğu Art Show’u gezdim. Gerçekten kentin buz üstündeki zarafetini sanata dönüştüren özel bir atmosferle karşılaştım. ‘Art in Motion’ başlığı altında tasarım, hız, güzellik ve hareket fikrinin nasıl estetik bir dile çevrildiğini görmek etkileyiciydi; sergi Engadin’in yerel sanat sahnesine kök salıyor ve uluslararası bir vizyon sunuyor.

Resimden heykele, fotoğraftan enstalasyona uzanan işler arasında dolaşırken, mekaniğin hayalle, zanaatin yaratıcılıkla buluştuğu bir diyaloğun içinde yürür gibiydim.

Zaha Hadid’in mimari aklı heykelsi bir formda mekânla konuşurken, Fabian Oefner’in bilimle sanatı buluşturan fotoğraf ve enstalasyonları hareketin görünmeyen yüzünü açığa çıkarıyordu. John Chamberlain’in metal heykelleri hız ve çarpışma estetiğini taşırken, Sylvie Fleury’nin işleri lüks, tüketim kültürünü ironik bir dille sergiye taşıyordu. Bu sergi bana, St. Moritz’te sanatın sadece izlenen değil, gerçekten hissedilen bir hareket hâli olduğunu düşündürdü.


















