İsrail, Ebu Zuhur Saldırısıyla Neyi Hedefliyor?

spot_img


İsrail’in 18 Ağustos’ta Ebu Zuhur Havaalanı’nı hedef alan saldırısı, beraberinde önemli soru işaretlerini getirdi. Tel Aviv yönetimi, saldırıyı Türkiye’nin havaalanında askerî bir varlık tesis etme girişimiyle ilişkilendirirken Millî Savunma Bakanlığı, saldırı sırasında bölgede Türk askerinin bulunmadığını açıkladı. Saldırı sonrasında kamuoyuna yansıyan uydu görüntüleri ise havaalanında birtakım bakım ve onarım faaliyetlerinin yürütüldüğünü gösteriyor. Saha kaynakları da Türk personelin, pistin yeniden faaliyete geçirilmesi sürecinde Suriye tarafına teknik danışmanlık sağladığını ifade ediyor. Nitekim Türkiye, yalnızca Ebu Zuhur’da değil, ülke genelinde Suriye ordusunun yeniden yapılandırılmasına yönelik eğitim ve danışmanlık faaliyetlerini sürdürüyor.

Bu şartlar altında İsrail’in Ebu Zuhur Havaalanı’na yönelik saldırısının anlamı ve kapsamı daha geniş bir tartışmayı beraberinde getiriyor. Ancak İsrail’in 8 Aralık Devrimi sonrasında izlediği Suriye siyaseti dikkate alındığında söz konusu saldırının bütünüyle şaşırtıcı olmadığı söylenebilir. İsrail, devrimin hemen ardından Suriye’de Esed rejiminden kalan mühimmat depoları, stratejik silah sistemleri, istihbarat merkezleri ve askerî altyapı başta olmak üzere çok sayıda kritik noktayı hedef aldı. Temmuz 2025’te ise Süveyda’daki yasa dışı Dürzi grupları koruma gerekçesiyle Ahmed Şara’nın bulunduğu Halk Sarayı çevresini ve Suriye Savunma Bakanlığı’nı doğrudan hedef aldı. Bu hava saldırıları kısa sürede binin üzerinde bir sayıya ulaşarak, İsrail’in hissettiği Ahmed Şara yönetiminden kaynaklı tehdit düzeyini gözler önüne serdi.

İsrail, hava saldırılarının yanı sıra Golan hattını aşarak tampon bölgeyi ve Hermon Dağı’na kadar uzanan sahayı fiilen kontrol altına aldı. Böylelikle Süveyda’da Hikmet el-Hicri liderliğindeki Dürzi gruplarla arasındaki kuş uçuşu mesafeyi yaklaşık 50 kilometreye kadar düşürdü. İsrail’in bölgede kara operasyonlarını sürdürmesi; tarım arazilerinin hedef alınması, yerel halkın gözaltına alınması ve çeşitli noktalarda kontrol noktaları oluşturulması gibi uygulamalarla birlikte değerlendirildiğinde, Tel Aviv’in söz konusu sahada uzun vadeli bir güvenlik ve nüfuz alanı tesis etmeye çalıştığı ileri sürülebilir.

Dürzilerin yanı sıra İsrail’in sahil bölgesinde Esed rejiminden arta kalan unsurlarla ve özellikle 8 Aralık Devrimi’nin hemen sonrasındaki süreçte SDG/YPG unsurlarıyla temas kurduğu da biliniyordu. İsrail Dışişleri Bakanlığının Ocak 2025’teki açıklamalarında SDG kontrolündeki bölgeleri özerk bir yapı olarak değerlendirmesi ve İsrail’i aynı zamanda Dürzilerin koruyucusu olarak konumlandırması, Tel Aviv’in Suriye’deki merkezi otoritenin güçlenmesine mesafeli yaklaşımının göstergeleri olarak okunabilir.

Bu politikanın temel hedeflerinden birinin, Şam’da Ahmed Şara liderliğinde ülkenin tamamında etkin bir merkezi otoritenin inşa edilmesini sınırlandırmak olduğu söylenebilir. Buna karşın Şara yönetimi, Süveyda’daki yasa dışı Dürzi unsurlar dışında tutulduğunda, ülkenin önemli bir bölümünde merkezi otoritenin yeniden tesisi konusunda kayda değer bir ilerleme sağlamıştır.

Bu çerçevede İsrail’in devrim sonrası Suriye siyaseti ve son Ebu Zuhur saldırısı birlikte değerlendirildiğinde, Tel Aviv’in saldırgan tutumunun arkasında şu temel nedenlerin bulunduğu ileri sürülebilir:

  1. Ülkenin geniş bir kesiminden destek alan Ahmed Şara liderliğinde kurulan yeni yönetim, İsrail açısından uzun vadeli bir güvenlik riski olarak değerlendirilmektedir.
  2. Merkezi otoritesini tesis etmiş, güçlü kurumlara sahip ve uluslararası sisteme entegre bir Suriye devleti, uzun vadede İsrail’in Suriye topraklarındaki askerî hareket alanını ve işgal siyasetini sınırlandırabilecek bir aktör hâline gelebilir.
  3. Türkiye’nin Suriye sahasında elde ettiği nüfuz alanı ve askerî etkisi, İsrail’in bölgesel hedefleri açısından önemli bir sınırlayıcı unsur oluşturmaktadır.
  4. Suriye ordusunun Türk Silahlı Kuvvetlerinin desteğiyle eğitilmesi ve yeniden yapılandırılması, İsrail’in tehdit algısının önemli unsurlarından biri halini almaktadır.
  5. Tel Aviv, Suriye ordusunun ağır silah ve stratejik kapasite bakımından sınırlı kalmasını istemekte, özellikle Şam’ın güneyindeki askerî varlığın sınırlandırılmasını Suriye politikasının temel başlıklarından biri hâline getirmektedir.
  6. Türkiye’nin NATO üyeliği, Vaşington nezdindeki ağırlığı, gelişmiş askerî kapasitesi, Doğu Akdeniz’den Pakistan-Hindistan rekabetine uzanan geniş bir coğrafyada etkin bir aktör olması ve Suriye’de kazanacağı askerî derinlik, İsrail açısından Türkiye’yi diğer bölgesel aktörlerden farklı bir tehdit kategorisine taşımaktadır.
  7. Son olarak İsrail’de yaklaşan seçimler öncesinde Netanyahu’nun güvenlik ve dış tehdit söylemini iç siyasette yeniden üretmek amacıyla bölgesel gerilimleri araçsallaştırdığı ve bu kapsamda Türkiye’yi de siyasi bir hedef hâline getirmeye çalıştığı değerlendirilebilir.

Tüm bu hususlar birlikte ele alındığında İsrail’in Suriye ile yürüttüğü müzakerelerde Türkiye’nin ülkede kalıcı askerî üsler kurmasını engellemeye çalışması ayrıca anlam kazanmaktadır. Dolayısıyla Ebu Zuhur saldırısının temel nedenlerinden birinin, Türkiye’nin Suriye sahasında askerî derinlik kazanmasını sınırlandırmak olduğu ifade edilebilir.

Bunun yanında Netanyahu yönetiminin seçim sürecinde Türkiye ile yaşanacak kontrollü bir gerilimi iç politikada kullanma arayışı içerisinde olduğu da göz ardı edilmemelidir. Türkiye’nin ise İsrail’in bu gerilim arayışına alan açmamak adına resmî makamlar düzeyinde daha temkinli ve itidalli bir tutum benimsediği, böylelikle Netanyahu yönetiminin iç siyasete dönük olası beklentilerini boşa çıkarmaya çalıştığı değerlendirilebilir.


Google Haberler'de tüm gelişmeleri tek kaynakta görmek için Sabah'ı takip edin.



Source link

spot_img

benzer haberler

spot_img