Görev süresi yıl sonunda dolacak olan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, Kıbrıs konusunda son bir girişimde bulunarak çözüm müzakerelerini yeniden başlatmak istiyor. Bunun için görevlendirdiği Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín bir süredir adadaki iki tarafı, üç garantör devleti ve uluslararası aktörleri kapsayan yoğun bir diplomasi yürütüyor. Holguín ilk olarak Temmuz ayı içerisinde adadaki tarafların ve garantörlerin katılımıyla 5+1 formatında bir toplantı düzenlemeyi hedefliyor.
Bu formatta kapsamlı çözümün gündeme alındığı son toplantı 2017’de Crans-Montana’da gerçekleştirilmiş, Rum tarafının “sıfır garanti, sıfır asker” görüşünde diretmesi yüzünden müzakereler çökmüştü. Rumların uluslararası tanınmanın verdiği avantajla müzakerelerde tavizsiz bir tutum izlemesi Kıbrıslı Türklerde hayal kırıklığı yaratmış, Türkiye de o zamana değin desteklediği iki bölgeli ve iki toplumlu federasyon fikrinden vazgeçmişti. Rumlar federasyon zemininde müzakerelere dönmeye hazır olduklarını söylese de Türk tarafı, denk koşullarda ilerlemeyen bir müzakere sürecine yeniden girmeyi reddetti. Guterres bu son çabasıyla dokuz yıldır dağılmış olan müzakere masasını yeniden kurmayı hedefliyor. Bu hedefin ne kadar gerçekçi olduğunu değerlendirmek için önce ilgili tarafların tercihlerinin Crans-Montana’dan bu yana hangi noktaya geldiğine kısaca bir göz atalım.
KKTC’de Erhürman faktörü
Crans-Montana’da yaşadığı hayal kırıklığına rağmen dönemin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı federal çözüme yönelik tutum sergilemiş ancak Türkiye’nin desteği olmadan bu süreci yürütememiş, 2020’de cumhurbaşkanlığına seçilen Ersin Tatar ise kesin bir biçimde iki devletli çözümü savunmuştu. 19 Ekim 2025 tarihindeki Cumhurbaşkanlığı Seçimini ise çözüm olarak federasyon iddiasını savunan Tufan Erhürman kazandı. Bu sonuç daha ziyade KKTC iç siyasetindeki olaylardan kaynaklanmış olsa da Kıbrıs Türk kamuoyunda federasyon talebinin belirli bir düzeyde olduğunu da gösterdi.
Erhürman’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi, müzakerelerin yeniden başlaması için kolaylaştırıcı bir unsur olarak okunabilir. Ancak gerek Rumların çözüme yaklaşımının değiştiğine dair ortada hiçbir işaret olmaması, gerekse Türkiye’nin iki devletli çözüm görüşünü koruması Erhürman’ı son derece temkinli ve gerçekçi davranmaya itiyor. Nitekim masaya dönülebilmesi için sunduğu dört maddelik öneri paketi, müzakerelerin çözümsüz kalması durumunda Türkler lehine kazanımlar sağlanması gibi Rumların kolay kolay kabul etmeyecekleri bir talebi de içeriyor.
Türkiye iki devletli çözümden yana
Türkiye’nin federal çözüm fikrinden vazgeçmesinde on yıllarca süren sonuçsuz girişimlerin yarattığı bıkkınlık kadar değişen jeopolitik koşullar da etkiliydi. 2000’li yıllarda Türkiye, AB üyelik hedefiyle Kıbrıs’ta çözüme destek vermişti. Ancak 2010’lu yıllarda bu hedef zayıflarken uluslararası düzen ve bölgesel barış büyük bir hızla erozyona uğradı. Libya ve Suriye’de iç savaşların devam ettiği, Mısır, Yunanistan, İsrail, Körfez ülkeleri, AB ve ABD ile ilişkilerin değiştiği bu dönemde KKTC’nin varlığı Türkiye için stratejik bakımdan çok daha önemli hâle geldi. Nitekim Türkiye’nin Kıbrıs’ta iki devletli çözüm modelini ilk kez açıkça dile getirmesi ve Maraş’ı açma hamlesi bölgede gerginliklerin zirveye çıktığı 2020 yılında gerçekleşti.
İlerleyen dönemde Libya ve Suriye’de savaşların durması ve İsrail dışında kalan bölge ülkeleriyle ilişkilerin normalleştirilmesi, Türkiye’nin yakın çevresindeki güvenlik tehditlerini nispeten hafifletti. Ayrıca bugün AB ile savunma ve güvenlik alanlarında iş birliğinin ilerletilmesi noktasında çabalar var. Bu sayılanlar, ilk bakışta Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki yaklaşımını gözden geçirmek isteyebileceğini düşündürebilir. Hâlbuki Türkiye’nin Doğu Akdeniz kaynaklı risk algısı hâlâ yüksek olduğu gibi, bölgede birkaç yıldır yaşanan gelişmeler Kıbrıs’ın Türkiye için önemini daha da artırdı.
Gazze ve Suriye’de yaşananlar Türkiye’yi, İsrail ile karşı karşıya getirirken Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), İsrail ile enerji ve savunma gibi stratejik alanlardaki iş birliğini ciddi biçimde ilerletmiş durumda. Bu iş birliğine eklemlenmiş bir diğer ülke olan Yunanistan ile 2023’ten beri büyük bir kriz yaşanmasa da temel sorunlar devam ediyor. Bölgede ABD’nin de desteğini alan üçlü bir blok oluşurken Türkiye yalnızca KKTC’yi desteklemekle kalmayıp aynı zamanda adadaki askeri kapasitesini güçlendirici adımlar atıyor.
Rumların diplomatik hamleleri
2017’den bu yana Türkiye’nin Kıbrıs politikası, GKRY tarafından her fırsatta başta AB olmak üzere uluslararası platformlarda şikâyet konusu yapılıyor. Ancak Rumların duyduğu kaygı, onları adil ve kalıcı bir çözüm fikrine değil, bilakis “Türkiye’yi dengeleme” ve “caydırıcılık” adı altında giderek daha aktif bir dış politika izlemeye yöneltti. GKRY, İsrail ve Yunanistan ile yürüttüğü üçlü iş birliği mekanizmasının yanı sıra ABD, Fransa, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan ile stratejik ortaklıklar geliştirdi. Geleneksel ortaklarından Rusya ile uzaklaşma pahasına, ABD’nin savunma alanında desteğini elde ederken Fransa ile savunma iş birliğinin kapsamını da giderek genişletti.
Ortadoğu’daki çatışma ve kriz bölgelerine yakınlığını diplomatik bir avantaja çeviren GKRY, sağladığı maddi ve teknik desteklerle Baf’taki hava ve Mari’deki deniz üslerinin kapasitesini artırıyor ve bu üsleri yabancı kuvvetlerin kullanımına açıyor. Kurduğu ortaklıklarla bölgesel ve küresel aktörlerle karşılıklı bağlarını güçlendirirken imzaladığı her bir anlaşmayla, adada tanınan tek tanınan devlet konumunu yeniden teyit ettirmiş oluyor. Böylelikle hem iki devletli çözüm fikrinin uluslararası zemin bulmasını engellemeyi hem de Türkiye ile gelecekte yaşayabileceği sorunlara karşı güvence elde etmeyi amaçlıyor.
GKRY gerek dış politikasında, gerekse çözüm konusunda 1964 yılından bu yana BM kararlarında adanın tek meşru hükümeti olarak tanınmanın ve 2004 yılından itibaren AB’ye tam üye olmanın getirdiği rahatlıkla hareket ediyor. Bu sayede uluslararası anlaşmalar imzalayabiliyor, stratejik ortaklıklara girebiliyor ve AB’nin Türkiye politikasını etkileyebiliyor. Ada toprakları ve etrafındaki deniz alanlarının tamamına hâkim olamasalar ve enerji kaynaklarından yeterince yararlanamasalar da sahip oldukları ayrıcalıklı konum, statükoyu Rumlar için Türklere nazaran çok daha kabul edilebilir hâle getiriyor. Maksimalist hedefler uğruna kusurlu bir statükoyu sürdürmeyi tercih eden Rumlar, Türklerin bir gün uluslararası izolasyonlardan bitap düşüp Rumların söz sahibi olacağı bir yönetim modeline razı olmasını umuyor. Bu esnada Türkiye’yi üçüncü ülkelerle karşı karşıya getirecek politikalar izlemekten de çekinmiyor.
Uluslararası aktörlerin pozisyonu
Adadaki iki tarafın ve Türkiye’nin yukarıda özetlenen pozisyonları, Kıbrıs’ta uzlaşma zemininin hâlâ çok zayıf olduğunu açıkça gösteriyor. Bu durumda Holguín’in çözümü desteklemeleri için ABD ve AB yetkilileriyle de görüşmesi şaşırtıcı değil. Ancak söz konusu aktörlerin konuya ne kadar ilgi gösterecekleri ve daha önemlisi, taraflara anlaşma yönünde ne kadar etki edebilecekleri büyük birer soru işareti.
Geçtiğimiz yılın sonlarında ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın Kıbrıs’ı “apse yapmış” bir sorun olarak nitelendirmesi ve Doğu Akdeniz’deki ihtilafları çözmek için çaba göstereceklerini söylemesi, Vaşington’un Kıbrıs meselesine müdahil olabileceği konusunda beklentiler doğurmuştu. ABD menşeili şirketlerin bölgedeki hidrokarbon kaynaklarından yararlanması karşılığında ABD’nin adadaki taraflara ve garantör ülkelere ekonomik kazanç temelinde bir çözüm önerisi sunabileceği öne sürülmekteydi. Ne var ki ABD bugüne dek böyle bir hamlede bulunmadığı gibi, GKRY-Yunanistan-İsrail iş birliğine verdiği destek, KKTC’nin varlığını Türkiye için daha da hayati hâle getiriyor.
AB’nin ise,Türkiye’nin Avrupa güvenliği için stratejik öneminin artmasına bağlı olarak Kıbrıs sorununun çözümüne daha fazla ilgi göstereceği tahmin ediliyor. Hatta Türkiye’ye federasyon modelini yeniden desteklemesi karşılığında vize serbestisi, gümrük birliğinin güncellenmesi ve SAFE programına katılım gibi konularda açılımlar önerilebileceği konuşuluyor. Elbette bu öneriler, Birliğin birer üyesi olan Yunanistan ve GKRY’nin de kabul etmesine bağlı. Ayrıca Türkiye’nin tercihlerini etkilemeye yönelik formüller geliştirilirken GKRY’yi çözüme sevk edecek bir siyasi araç ise gündeme gelmiş değil. Aksine, İsrail/ABD-İran Savaşı’nın ve AB Konseyi dönem başkanlığının da etkisiyle GKRY, geçtiğimiz aylarda Avrupa nezdinde belki de hiç olmadığı kadar siyasi destek ve prestij elde etti. Avrupa Parlamentosu’nun 17 Haziran tarihli raporunda da GKRY’nin egemenliği vurgulanırken Türkiye’nin Kıbrıs’taki politikaları eleştirildi.
Müzakereler nasıl başlar?
Müzakerelerin çökmesi, öncelikle Kıbrıslı Rumların Türklerce makul bulunan çözüm modellerini defalarca reddetmesinin, daha sonra da Kıbrıs’ta federal çözümün Türkiye için jeopolitik açıdan anlamsız hâle gelmesinin bir sonucuydu. Dolayısıyla masanın tekrar kurulabilmesi için her iki sebebin de tersine çevrilmesi gerekir. Türkiye’nin 2017’den beri altını çizdiği gibi, akıbeti belirsiz bir müzakere sürecine girilmeyeceğini KKTC Cumhurbaşkanı Erhürman da defalarca dile getirdi.
Öncelikle Rum tarafının uzlaşmaz tavrından vazgeçerek adadaki Türklerin siyasi haklarını ve eşitliğini kalıcı olarak garanti altına alacak bir sistemi kabul edeceğini samimi olarak göstermesi gerekiyor. Bunun yanı sıra, müzakerelerin yine Rumların hayır demesi yüzünden sonuçsuz kalması durumunda Türklerin uluslararası toplumla doğrudan temas ve ticaretinin başlayacağı uluslararası toplum tarafından baştan taahhüt altına alınmalı. Uluslararası aktörler çözüme ancak havuç-sopa mekanizmasını Rumlar üzerinde de işleterek gerçekten katkı sunabilir.


















